<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Meren'in Fotoğraf Günlüğü</title>
	<atom:link href="http://www.meren.org/blog/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.meren.org/blog</link>
	<description>Işık, gölge, vesaire..</description>
	<pubDate>Tue, 04 Nov 2008 05:08:10 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>3 Kasım 2008</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/11/3-kasim-2008/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/11/3-kasim-2008/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Nov 2008 05:06:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=197</guid>
		<description><![CDATA[Sabah uyandığımda yüzümde hep saçma bir ifade oluyor. Bakıyorum, bu gün de durum farklı değil.







Minik çalışma odasında, Duygu. Tatlı bir sürpriz.







İşe araba ile gitmeyi hiç sevmiyorum esasında. Bisiklet denen bir şey var.







Araştırma binasının girişi aslında başka bir yerde, fakat Childeren&#8217;s Hospital&#8217;ın bu girişini daha çok seviyorum. Ağaç yüzünden olabilir. Şans eseri yolum düştüğünde de araştırma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sabah uyandığımda yüzümde hep saçma bir ifade oluyor. Bakıyorum, bu gün de durum farklı değil.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MAEOrX2I/AAAAAAAAEnM/Oi2iyRZp3b4/s800/01-woke-up.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Minik çalışma odasında, Duygu. Tatlı bir sürpriz.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh4.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MABKMGNI/AAAAAAAAEnU/_RB-8lecocQ/s800/02-duygu.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İşe araba ile gitmeyi hiç sevmiyorum esasında. Bisiklet denen bir şey var.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MAbacrkI/AAAAAAAAEnc/vbKaQBkP0Mo/s800/03-drove.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Araştırma binasının girişi aslında başka bir yerde, fakat Childeren&#8217;s Hospital&#8217;ın bu girişini daha çok seviyorum. Ağaç yüzünden olabilir. Şans eseri yolum düştüğünde de araştırma binasının girişindeki sekreterlerden &#8220;bize hiç görünmüyorsun artık&#8221; diye sitem işitiyorum. Anlatamıyorum &#8220;ağaç filan var diğer girişte&#8221; diye.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh6.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MAWQFu9I/AAAAAAAAEnk/sPcuJ_bRfak/s800/04-chnola.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Benim küçük çalışma alanım. Lab insanlarının dolaylarında olmayı en çok sevdikleri mecra.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh4.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MAm7arRI/AAAAAAAAEns/iggVFhBExmM/s800/05-workspace.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amanda duvar kağıdı konusunda çok titiz. Uzun bir aradan sonra bu gün lab&#8217;a ben önce geldim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MHW28TDI/AAAAAAAAEn0/_IYXOm2bbvA/s800/06-amanda.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Günlerdir çalışmayan GC8-Y10T1-GC deneyini tekrar ediyor. Benim hiç bir zaman sahip olmadığım bir azim ve sabır.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MHthj-_I/AAAAAAAAEn8/PNSbka8fgQI/s800/07-workin.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yemek vakti.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MHphdZvI/AAAAAAAAEoE/2SG1-0jWtJI/s800/08-cafeteria.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amanda konuşurken Eric, Eric konuşurken Amanda dinliyor. Herkes sakin, herkes birbirinin sözünün bitmesini bekliyor. Mevzu seçimler. Herkes Obama&#8217;cı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh6.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MH1aHckI/AAAAAAAAEoM/sZmG3qi6Ac0/s400/09-eric-listens.jpg" alt="" /></td>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MIdPEffI/AAAAAAAAEoU/tdhFGgo1PM0/s400/10-amanda-listens.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Sonra Stephen geliyor. Caltech fizik mezunu deli prof.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MQKxVkjI/AAAAAAAAEog/nENnu8I0q2I/s800/11-stephen.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yemek dönüşü merdivenleri koşarak çıkmak koca hastahanede bizim ekipten başka kimsenin yapmadığı ve bendenizin bulaştırdığı bir alışkanlık.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh5.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MQXlgMrI/AAAAAAAAEoo/iWEY-hoNpO4/s800/12-stairs.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Eğer modumda isem saatlerce aralıksız çalışıyorum. Hastasıyım yoğunluğun.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MQou90tI/AAAAAAAAEow/z7ObE8c8q7Y/s800/13-workin-even-more.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Karanlık şehrin diğer ucuna endişe, bu tarafına ise sükunet getiriyor. New Orleans değişik bir şehir.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh3.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MQoHRvHI/AAAAAAAAEo4/6S_84C2AGOU/s800/14-going-back.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Günün ilk sigarası mutfak kapısının açıldığı apartman boşluğunda. Bırakacağım bir ara..</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh4.ggpht.com/_x7Afx6WcB1c/SQ_MQ_OBcrI/AAAAAAAAEpA/xxWc-LsjC7I/s800/15-smoke.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/11/3-kasim-2008/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>James Nachtwey</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/10/james-nachtwey/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/10/james-nachtwey/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Oct 2008 00:11:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Büyük Fotoğrafçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıyı günümüzün en önemli savaş fotoğrafçısı olan, kendisini dinlerken yaşadıklarını, gördüklerini ses tonundan okuyabildiğiniz James Nachtwey&#8216;i henüz tanımayanların kendisi ile tanışması için yazdım. Web sitesine gidip fotoğraflarını görüntüleyin, bu utangaç insan hangi hikayeleri bize ulaştırmaya çalışmış araştırın istedim. Bu adam sırf içerisindeki insan sevgisi ve samimi merhamet ile daha çok kişi tarafından tanınmayı hak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı günümüzün en önemli savaş fotoğrafçısı olan, kendisini dinlerken yaşadıklarını, gördüklerini ses tonundan okuyabildiğiniz <a href="http://www.jamesnachtwey.com/">James Nachtwey</a>&#8216;i henüz tanımayanların kendisi ile tanışması için yazdım. Web sitesine gidip fotoğraflarını görüntüleyin, bu utangaç insan hangi hikayeleri bize ulaştırmaya çalışmış araştırın istedim. Bu adam sırf içerisindeki insan sevgisi ve samimi merhamet ile daha çok kişi tarafından tanınmayı hak ediyor bence.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="James Nachtwey fotoğraf çekerken" src="http://lh6.ggpht.com/a.murat.eren/SPE4vxcNWwI/AAAAAAAAElk/50wXQeedQu8/s800/natchwey.jpg" alt="" /><br />
<em><small>James Nachtwey fotoğraf çekerken.<br />
</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>1984&#8242;ten bu yana da Time Dergisi&#8217;nin sözleşmeli fotoğrafçılarından birisi olan Nachtwey, El Salvador, Nikaragua, Guatemala, Lübnan, Batı Şeria ve Gazze şeridi, İsrail, Endonezya, Tayland, Hindistan, Sri Lanka, Afganistan, Filipinler, Güney Kore, Somali, Sudan, Ruanda, Güney Afrika, Rusya, Bosna, Çeçenistan, Kosova, Romanya, Brezilya da dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafındaki trajediler ve krizler arasında onları görüntülemek ve bizlere ulaştırmak için mekik dokuyan bir fotoğrafçı. Ortaya çıkardığı işler bazen dünya çapında ses getirmiş ve yardımseverleri harekete geçirmiş, bazen hasır altı edilmiş ya da görmezden gelinmiş. Bir savaş fotoğrafçısı olarak savaş alanında insanlığı temsil eden bir gözlemci gibi oradan oraya gitmeye devam ediyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SPE6qm8wauI/AAAAAAAAEls/1PDrzCsVR5Y/s800/bosnia.jpg" alt="" /><br />
<em><small>Bosna, 1993. Mostar&#8217;daki etnik temizlik sırasında müslüman komşularına ateş eden bir Hırvat, © James Nachtwey.<br />
</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kendisi ile ilgili <a href="http://www.imdb.com/title/tt0309061/">War Photographer</a> isimli bir belgesel var. Fotoğrafçı olsun olmasın her dünya vatandaşının izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir belgesel bu. Geçen gün YouTube&#8217;de bu belgeselin 3 dakikalık bir kısmına denk geldim. Bu üç dakikalık kısım James Nachtwey&#8217;in yaptığı şey ile ilgili düşüncelerini ihtiva ettiği için belki de belgeselin en önemli üç dakikası (fakat tamamını izlemenizi şiddetle tavsiye ederim):</p>
<p style="text-align: center;">
<object width="425" height="349"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/x3VoyjUP8hg&#038;hl=en&#038;fs=1&#038;rel=0&#038;border=1"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/x3VoyjUP8hg&#038;hl=en&#038;fs=1&#038;rel=0&#038;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" width="425" height="349"></embed></object>
</p>
<p>Ayrıca Nachtwey&#8217;in mesajı İngilizcesi zayıf olanlara da ulaşabilsin diyerek bu videoda söylediklerini Türkçe&#8217;ye çevirdim:</p>
<blockquote><p>Neden savaşı fotoğraflamak?</p>
<p>Tarihin başlangıcından bu yana var olan bir insan davranışına fotoğraf ile son vermek mümkün olabilir mi? Bu düşünce gülünç derecede anlamsız görünüyor. Fakat beni motive eden, işte bu biricik düşünce idi.</p>
<p>Bana göre fotoğrafın gücü insani hisleri ateşlemesinde yatıyor. Eğer savaş bir &#8216;insaniyeti yok sayma girişimi&#8217; ise, fotoğraf savaşın zıttı olarak algılanabilir ve doğru kullanılırsa savaşın panzehiri içerisinde etkin bir karışım maddesi olarak kullanılabilir.</p>
<p>Eğer bir birey, dünyanın geri kalanına neler olup bittiğini ulaştırabilmek için kendisini savaşın ortasına atma riskini göze alıyorsa, bu kişinin bir açıdan barış için müzakere etmeye çalıştığı düşünülebilir. Belki de savaşın devamından sorumlu olan kişilerin etrafta fotoğrafçı olmasından hoşlanmıyor oluşlarının ardındaki neden budur.</p>
<p>Oradayken deneyimlediğiniz şey aşırı derecede doğrudan. Oradayken gördüğünüz şey, bir sonraki sayfasında rolex saat reklamları olan bir derginin bir sayfasında yer alan, on binlerce kilometre uzaktan gelen bir görüntü değil. Gördüğünüz şey ilaçsız bir acı, haksızlık ve çaresizlik.</p>
<p>Eğer insanlar yalnızca bir kereliğine bile olsa beyaz fosforun bir çocuğun yüzüne ne yaptığını, ya da tek bir merminin çarpması ile ortaya çıkan tarifsiz acıyı, ya da keskin bir şarapnelin bir kişinin bacağını nasıl da kopardığını orada olup görebilseler, eğer insanlar yalnızca bir kereliğine dahi olsa yaşanan acıyı, üzüntüyü orada olup görebilseler, olayların bu noktaya gelmesine izin verilmesine sebep olan hiçbir kazancın bırakın binlercesini, yalnızca bir insanın dahi bu acıyı yaşamasına değmeyeceğini anlayabilirlerdi.</p>
<p>Fakat herkes orada olamaz. İşte bu yüzden fotoğrafçılar oradalar; insanlara göstermek, uzanıp onları yakalamak ve yaptıkları şeye ara verip olan bitene ilgi göstermelerini sağlamak, genel medyanın yatıştırıcı etkilerinin arasından sıyrılıp meydana çıkacak kadar güçlü fotoğraflar yaratıp insanları sarsmak, protesto etmek ve bu protesonun gücü ile diğerlerini de protesto edecek noktaya getirmek için&#8230;</p></blockquote>
<p>Bu arada kendisi TED 2007 ödülünü kazandı, anlatmak istediklerinin daha fazla kişiye ulaşması için TED&#8217;in resmi desteğini de arkasına almış oldu bu sayede. Eğer ilgilenirseniz ödül alan konuşması <a href="http://www.ted.com/index.php/talks/james_nachtwey_s_searing_pictures_of_war.html">burada</a>, fakat ne yazık ki Türkçe&#8217;si yok.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/10/james-nachtwey/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Richard Sexton, etc.</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/richard-sexton-etc/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/richard-sexton-etc/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Sep 2008 19:27:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Büyük Fotoğrafçılar]]></category>

		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>

		<category><![CDATA[Ekipman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=162</guid>
		<description><![CDATA[Richard Sexton bir dönem fotoğraf baskısı ve karanlık oda teknikleri konusunda Ansel Adams&#8217;ın fotoğraflarının negatiflerine erişme ve baskılarını yapma yetkisine sahip tek kişi olmayı başaracak kadar ilerlemiş, sonra baskıdan ziyade fotoğraf tekniklerine önem vermeye başlamış ve fotoğrafçılığı ile de ön plana çıkmayı başarmış. 9 kitap yazarı, ukalâ, orta yaşın üzerinde, beyaz saçlı ve beyaz sakallı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.richardsextonstudio.com/">Richard Sexton</a> bir dönem fotoğraf baskısı ve karanlık oda teknikleri konusunda Ansel Adams&#8217;ın fotoğraflarının negatiflerine erişme ve baskılarını yapma yetkisine sahip tek kişi olmayı başaracak kadar ilerlemiş, sonra baskıdan ziyade fotoğraf tekniklerine önem vermeye başlamış ve fotoğrafçılığı ile de ön plana çıkmayı başarmış. 9 kitap yazarı, ukalâ, orta yaşın üzerinde, beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir amca bu. Bendeniz, dün Richard Sexton&#8217;ın verdiği bir seminerde idim. Seminer de değil de, öyle bir toplaşma gibi bir şey idi, 10 kişi filan vardı toplamda.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Richard Sexton" src="http://lh3.ggpht.com/a.murat.eren/SN_WMIS7H9I/AAAAAAAADus/Ft1P4u2MN4A/s400/rs.jpg" alt="" /><br />
<em><small>Richard Sexton</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kendisi fotoğrafla üniversite yıllarında tanışmış. Önce sanat okuluna gitmiş, çok sıkılmış. &#8220;<em>Bu ne be, fotoğraf hakkında konuşmaktan fotoğraf çekmeye vakitleri yok</em>&#8221; diyerek ayrılmış. Baskı tekniklerini öğrenmiş, piyasada çalışmaya başlamış, alaylı bir fotoğraf insanı olarak kendisini yetiştirmiş. Zeki ve tuttuğunu koparan bir adam olduğu belli zaten. İlk kitabını 1978&#8242;de yayınlamış. Kendi çapında küçük icatlarla, küçük katkılarla Amerika fotoğraf tarihinde kendisine bir paragraf ayrılacağını şu ömür bitmeden garantilemiş.</p>
<p>Çok enteresan ve beni şaşırtan bir ayrıntı ise bu beyefendinin dijital teknikler kullanıyor olduğunu öğrenmemdi. Baskı konusunda çok engin bir bilgiye ve birikime sahip birisinin dijitale geçmesi&#8230; Bizim ülkede baskıdan bu adamın yarısı kadar anlamayan sidikli fotoğrafçıların dijital çekim ve düzenleme tekniklerine olan nefretlerini her fırsatta dile getirişlerine aşina olunca insan şaşırıyor tabi. Hoş Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi&#8217;ndeki <a href=" http://aykanozener.deviantart.com/">Aykan Özener</a> hoca gibi insanlar da yok değil: baskı konusunda uzman, &#8220;<em>bakın şu sıra dağları da ben yarattım gençler</em>&#8221; kibiri ile caka satmadığı için yeni şeyler öğrenmekten gocunmayan, üşenmeyip çalışan, dolayısıyla avantajlarını gördükten sonra dijitale de fotoğraf yaşantısında yer verebilmeye başlayan&#8230; Çoğunluk öbür türlü diye Aykan hoca gibi progressive insanların olmadığını düşünmek de yanlış tabi, konusu açılmışken hepsine burada teşekkürler eder, saygılar sunarım. Neyse.</p>
<p>Richard Sexon dijitale geçmiş ama bu işi elindeki Mamiya kamerayı bırakıp Canon D-hedehöt alarak yapmamış elbette. Kendisi büyük format bir <a title="Ebony View Camera" href="http://www.ebonycamera.com/cam/main.45SU.html">Ebony 45SU</a> üzerine <a href="http://www.directdigitalimaging.com/refurbished3.html#Refurbished_P20">P20 dijital back</a> konfigürasyonu ile çekiyor fotoğraflarını (neredeyse 20.000 dolarlık bir ekipman, kendi yazıcısında bastığı fotoğrafların kalitesi ise inanılmaz). Son kitabından olan şu fotoğrafın çok büyük bir baskısını yakından izleme şansı yakaladım, fotoğrafın baskısındaki ayrıntılar orta format olmayan bir filmli kamera ile yakalayabileceğiniz maksimum kalitenin çok üzerinde idi, çok hoşuma gitti, &#8220;aferin&#8221; dedim içimden (hehe):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Ascension © Richard Sexton, 2003 (from Terra Incognita)" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SN--hXBTgiI/AAAAAAAADuQ/XIpggrezh7g/s800/ascension.jpg" alt="" /><br />
<em><small>Ascension © Richard Sexton, 2003 (from Terra Incognita)</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kendisi fotoğrafçı ile &#8220;<em>yardım sever bir ilişki içerisinde olan</em>&#8221; objeleri çekiyor :) Bir fotojurnalist değil yani. Daha çok mimari, landscape fotoğrafları çekiyor yoğun olarak. Bir kaç fotoğrafını gösterince sunumu esnasında, biraz da &#8220;<a href="http://www.meren.org/blog/fotografi-anlamak/">Fotoğrafı Anlamak</a>&#8221; belgesini hazırlarken okuduğum şeyler yüzünden belki de, nasıl bir fotoğrafçı olduğuna dair kafamda hemen bir şeyler canlandı. Yıkılmış evler, fırtına sonrası ağaçlar, terk edilmiş yatak odaları, bozulmaya başlamış mobilyalar, &#8230; Sexton belli ki &#8220;<em>yıllanmış</em>&#8221; şeyleri çekmeyi seviyordu. Çektiği fotoğraflarla izleyicisine, zamanın geçişi esnasında üst üste binen farklı katmanları fiziksel izlerinden takip edebileceği eserler ulaştırıyordu.. Bu aklıma gelince kalan fotoğraflarının neredeyse tamamını bu zeminde anlamlı bir yere koyabildim. Daha sonra kendisi şu fotoğrafı gösterip &#8220;<em>bu fotoğrafı da benden başka kimse beğenmez, hiç satılmayan tek fotoğrafım budur</em>&#8221; dedi:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Ribas Tomb © Richard Sexton, 2003" src="http://lh3.ggpht.com/a.murat.eren/SN-9ucDqHxI/AAAAAAAADuE/9DfUlX2muJA/s800/Ribas.jpg" alt="" /><br />
<em><small>Ribas Tomb © Richard Sexton, 2003</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Çok şaşırdım, adamın yalnızlığına üzüldüm (sonra ekipmanı aklıma geldi, kızıp onun için üzülmekten vazgeçtim hemen). Oysa bana göre çok aşikar idi bu fotoğrafı neden çektiği. Bu fotoğrafta Sexton&#8217;ı etkileyen hikayeyi görmek marifet değildi pek bana göre. Ben fotoğrafa bakar bakmaz şunlar sıralandı aklımda:</p>
<blockquote><p>1800&#8242;lü yıllarda New Orleans&#8217;a yerleşmiş bir aile.. Kim bilir nasıl bir hikaye Mariano Ribas&#8217;ı Fransız bir aile kurmaya muvaffak kılmış (Latin Amerikalı olduğu belli olan bir isim, aşağıda görünen isimler ise Pierre, Josephine).. 1800&#8242;lü yılların sonunda ölmüşler. Kim bilir kaç yıl sonra mezar taşları düşmüş parça parça olmuş. Kim bilir kim gelmiş, mezar taşı restorasyonundan anlamasa da elinden geldiğince mezar taşını bir araya getirmiş. Kim bilir ne kadar çabalamış ama yerine bir türlü takamamış.</p></blockquote>
<p>Sunumun sonlarına doğru yeniden bu fotoğrafa döndüğünde benim yukarıda düşündüklerim çerçevesinde fakat elbette daha ayrıntılı ve edebi bir şekilde olayların tahmini gelişimini aktarıp bu zamanın farklı katmanlarının izlerini fotoğraf üzerinde gösterdi. İnsanlar ancak o zaman çok beğendiler fotoğrafı.. Nasıl oluyor da fotoğrafı bu kadar basit seviyede dahi analiz edemeyen kişiler fotoğraftan zevk alıyorlar, ben de bunu pek anlamıyorum. &#8220;Hayat ne tuhaf, vapurlar filan&#8221;&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/richard-sexton-etc/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bilelim, Öğrenelim</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/bilelim-ogrenelim/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/bilelim-ogrenelim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2008 20:01:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Büyük Fotoğrafçılar]]></category>

		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=138</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Magnum Grubu fotojurnalizme sanat fikrini de katan gruptur. (&#8230;) Bu yeni fotomuhabirlik tarzında, fotojurnalizm sanat ile birleşiyordu. (&#8230;) Bu öncü grubun röportajları, kitapları, dünyanın her tarafında açılan sergileri, günümüzün sanat fotoğrafçılığını yaratmıştır. Gayesi sadece sanat foroğtarfı olanlar bunun tamamen dışında kalmaktadır ama, bir ropörtaj fotomuhabiri, çalıştığı konuların içinden, kabiliyeti çerçevesinde sanat vasfına haiz bir eser [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>&#8220;Magnum Grubu fotojurnalizme sanat fikrini de katan gruptur. (&#8230;) Bu yeni fotomuhabirlik tarzında, fotojurnalizm sanat ile birleşiyordu. (&#8230;) Bu öncü grubun röportajları, kitapları, dünyanın her tarafında açılan sergileri, günümüzün sanat fotoğrafçılığını yaratmıştır. Gayesi sadece sanat foroğtarfı olanlar bunun tamamen dışında kalmaktadır ama, bir ropörtaj fotomuhabiri, çalıştığı konuların içinden, kabiliyeti çerçevesinde sanat vasfına haiz bir eser çıkartabilir&#8221; (<strong>Yeni Fotoğraf, Kasım 1977, sayı 14</strong>).</p></blockquote>
<p>Yukarıdaki sözleri söyleyen fotoğrafçı kimdir? (İpucu: aynı kişi yaklaşık on yıl sonra &#8220;<em>fotoğraf sanat değildir, çok da basit bir şeydir</em>&#8221; demiştir).</p>
<blockquote><p>&#8220;(&#8230;) Trenler birbirine girmiş. Ben gittiğimde bir sürü insanı çıkarmışar ama içerde hala adamlar vardı. Bir de baktım adamın biri bir yerde sıkışmış, sökememişler oradan. Mecmua fotoğrafı çekmek başka bir şeydir. Çarpışmış trenleri çekince iş bitmez. Detay lazım. Sembolik detaylar. Ön planlarda ceset göstermek lazım. Orada da imajinasyon lazım bir baktım o herifin oraya sıkıştığı vagonda imdat işareti var. Adamın eli de imdat işaretine 15 santim uzakta duruyor. Tutmaya çalışmış da tutamamış havasında fotoğraf çekmek istiyorum&#8230; Adamın, yani ölünün elini çekiyorum, gelmiyor. Vücudunu itmeye çalışıyorum, sıkışmış, kıpırdamıyor. Adamın elini imdat işaretine takmaya çalışırken üstüm başım makinalar kana bulandı ama sonunda taktım. Sembolik resim çekildi işte!</p>
<p>Kafamda hala mizanpaj yapıyorum. Diyorum ki, Orient Express olduğu nasıl anlaşılacak bunun? Sirkeci&#8217;ye geldim. Trenlerin tabelaları vardır orada. Orient Express tableasını buldum. Tabelayı çaldım yerinden. Aldım raylara vura vura eskittim. Sanki kazada çarpılmış&#8230; Atıverdim rayların arasına. Ön tarafta tabela, arkada trenler gözüküyor&#8230; Paris Match&#8217;da o adamın eliyle birlikte tabelaya iki sayfa verdiler. Öteki fotoğraflar da var tabii. Röportaj yapmışlar! Bunlardır gazetecilik..&#8221; (<strong>Yeni Düşün, Mayıs 1985</strong>).</p></blockquote>
<p>Yukarıdaki olayı anlatan fotoğrafçı kimdir? (İpucu: aynı kişi hiç mizanpaj, kurgu yapmadığını söylemiş ve kurgu fotoğrafçılarına &#8220;<em>bunlar fotoğrafın mikroplarıdır</em>&#8221; demiştir).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/bilelim-ogrenelim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğraflardaki Copyright İbareleri Üzerine</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotograflardaki-copyright-ibareleri-uzerine/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotograflardaki-copyright-ibareleri-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Sep 2008 18:40:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[10+ Yorum]]></category>

		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>

		<category><![CDATA[Öğreten Adam Modu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=134</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ben fotoğrafçının, fotoğraflarını anlamsız copyright ibareleri ile kirletmeyenini severim&#8221;
Şahsen ben bu eğilimi izleyiciye yapılan bir saygısızlık olarak addediyorum. Yapan bir çok kişinin olaya bu açıdan bakmadığını, fotoğraflarının kullanım haklarına dair bir kısıt olduğunu hatırlatmak üzere yaptıklarını biliyorum, fakat bu iyi niyet dahi işin saçmalığından ya da saygısızlığından bir şey eksiltmiyor bence.







Bir şey çalıyor, Joe Pass [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>&#8220;Ben fotoğrafçının, fotoğraflarını anlamsız copyright ibareleri ile kirletmeyenini severim&#8221;</p></blockquote>
<p>Şahsen ben bu eğilimi izleyiciye yapılan bir saygısızlık olarak addediyorum. Yapan bir çok kişinin olaya bu açıdan bakmadığını, fotoğraflarının kullanım haklarına dair bir kısıt olduğunu hatırlatmak üzere yaptıklarını biliyorum, fakat bu iyi niyet dahi işin saçmalığından ya da saygısızlığından bir şey eksiltmiyor bence.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="her hakkı saklıdır" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SNaTz38-HEI/AAAAAAAADtM/PqJ-Z3-Y6do/s800/copyrighted.jpg" alt="gang" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir şey çalıyor, Joe Pass ya da John Abercrombie ya da ne bileyim Jaco Pastorius filan olmadığı aşikar, fakat fena da değil gibi, dinliyorsunuz. Sonra bir ara birisi karga gibi sesi ile müziği bastırıp şöyle diyor:</p>
<blockquote><p>&#8220;Bu arada bu parçayı ben yazdım. Adım Mehmet. Web sayfam da var&#8221;</p></blockquote>
<p>Sonra müzik devam ediyor..</p>
<p>Bu Amerika&#8217;daki hava alanlarında tabi tutulduğunuz güvenlik önlemlerine benziyor. Kötü niyetlileri durdurmayan, olanın kendi halinde vatandaşa olduğu saçma prosedürler. Nitekim çalmaya, izinsiz kullanmaya niyetlenen kişinin o copyright satırını kaldırması hiç de zor değil.</p>
<p>Güvenlikten ziyade &#8220;<em>fotoğrafımı birisi görür, beğenir, diğerlerini de görmek isterse elinde bir isim, bir adres olsun</em>&#8221; amacı güdüyor da olabilirsiniz. O zaman size şöyle bir şey söylemek isterim: eğer yeterince iyi işler çıkarıyorsanız insanlar sizi zaten bulur. Bulmuyorlarsa da bulmasınlar, büyüklük sizde kalsın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotograflardaki-copyright-ibareleri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Pictorialism, Formalism, Modernism&#8230;</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/pictorialism-formalism-modernism/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/pictorialism-formalism-modernism/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Sep 2008 02:40:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat Filan Üzerine]]></category>

		<category><![CDATA[Öğreten Adam Modu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Arı fotoğrafçılık, fotoğraf dışındaki herhangi bir sanat dalından türemiş hiç bir tekniği, kompozisyonu ya da fikri sahiplenmemektedir&#8220;.
Yukarıdaki cümle, fotoğrafın çeşitli çevrelerce sanat olarak kabul edilmesi için çabalayan erken dönem fotoğrafçılarının çareyi resim gibi görünen fotoğraflar (daha sonra bu akım &#8216;pictorialism&#8217; (resimsilik?) olarak anılacaktı) çekmekte bulmalarından sıkılan ve fotoğrafın buna ihtiyacı olmadığına inanan Ansel Adams, Edward [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>&#8220;<em>Arı fotoğrafçılık, fotoğraf dışındaki herhangi bir sanat dalından türemiş hiç bir tekniği, kompozisyonu ya da fikri sahiplenmemektedir</em>&#8220;.</p></blockquote>
<p>Yukarıdaki cümle, fotoğrafın çeşitli çevrelerce sanat olarak kabul edilmesi için çabalayan erken dönem fotoğrafçılarının çareyi resim gibi görünen fotoğraflar (daha sonra bu akım &#8216;pictorialism&#8217; (resimsilik?) olarak anılacaktı) çekmekte bulmalarından sıkılan ve fotoğrafın buna ihtiyacı olmadığına inanan Ansel Adams, Edward Weston, Willard Van Dyke ve Imogen Cunningham&#8217;ın 1932 yılında kurduğu f/64 isimli grubun manifestosundan alıntı. &#8216;<em>Arı fotoğrafçılık</em>&#8216;, cümleden anlaşıldığı üzere, kendi kendine yeten fotoğrafı adresliyordu. Daha sonra bir çok fotoğrafçının katılımı ile genişleyen f/64 grubunun yaptığı şey, uzun süre resim etkisi altında kalan fotoğrafın bağımsızlığını ilan etmesi ve ortaya yeni bir sanat dalı olarak çıkmasında bir dönüm noktası idi. Fotoğraf kendi ayakları üzerine doğrulduğunda karşısında formalizmi (biçimcilik) buldu ve o dönemin fotoğrafları yoğun bir şekilde formalizm anlayışının etkisinde değerlendirildi.</p>
<p>Düşünsel anlamda kökleri Plato&#8217;ya kadar uzanan ve modern sanatı özellikle 1800&#8242;lü yılların sonundan 1960&#8242;lara kadar yoğun etkisi altına almış olan formalizm akımı, sanat teorisinde bir çalışmanın artistik değerinin, çalışmanın ortaya çıkarılış yolu (teknik), görselliği ve sunulduğu ortam ile ilintili olduğunu öğretir. Dolayısıyla formalizm, anlatım, bağlam ya da içerikten ziyade renk, şekil, doku gibi kompozisyonel öğeler üzerinde durur. Ayrıca formalizm, bir sanat eseri için gerekli olan her şeyin zaten eserin içerisinde olduğu düşüncesini ön plana çıkarmaktadır; eserin bağlamı, ardındaki hikaye ve tarihi gerçekler, ortaya çıkarılmasındaki gerekçe, ortaya koyan sanatçının hayatı ve düşünceleri gibi nitelikleri değerilmesi esnasında önem derecesi olarak sonraki sıralarda yer alan, &#8216;ayrıntılardır&#8217;. Bu bağlamda örneğin aşağıdaki fotoğraf formalizm bakış açısından çok uzaktadır:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Çocuk Hafızası, Baba" src="http://lh5.ggpht.com/a.murat.eren/RlwjKJNMEGI/AAAAAAAAA-o/NyanCrt9m5Y/s800/03-cocuk-hafizasi-baba.jpg" alt="Çocuk Hafızası, Baba" /><br />
<em>Çocuk Hafızası, Baba</em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Formalizm etkisindeki fotoğraf da, fotoğrafın asıl değerini kompozisyon, renk, kontrast, keskinlik, teknik gibi biçimsel özelliklerinin belirlediği görüşü üzerine temellenmişti. Dolayısıyla formalist fotoğraf sanatçılarının, eserleri izleyenleri ile sosyal ya da kültürel bir iletişim kurmak ya da ışığın bir obje üzerine nasıl düştüğü dışında herhangi bir hikayeyi taşımak gibi bir kaygıları yoktu.</p>
<p>Diğer yandan sahneye etkilerini 1900&#8242;lü yılların başlarında, endüstri devriminin ardından hissetirmeye başlayan modernizm girer ve formalizm etkisindeki fotoğraf bundan ziyadesiyle etkilenirken, &#8216;pictorialism&#8217;, modernizmin etkisi ile ebediyen yok olur.</p>
<p>Modernizm, kökleri batı medeniyetlerindeki değişimlere dayanan bir anlayışı ifade eder. Bu anlayış teorik olarak ticaretten felsefeye, dinden politikaya kadar <em>gelişimi</em> yavaşlatan ya da durduran her olumsuz etkiyi keşfedip onları <em>yeni, ilerici ve dolayısıyla daha iyi olan</em> ile değiştirmek amacı ile <em>varlığın</em> her yönüyle yeniden değerlendirmesini teşvik eder.</p>
<p>İnsanoğlunun bilimsel bilginin, teknolojinin ya da pratik denemelerin yardımı ile yaratma, geliştirme ve çevresini yeniden şekillendirme gücüne dem vuran modernizm, elbette geri kalan her şey üzerinde olduğu gibi görsel sanatlarda da büyük değişimlere sebep olur; haliyle nispeten genç bir sanat dalı olan fotoğrafın tanımı ve değeri, üzerindeki etkisi formalizden daha baskın hale gelen modernizm anlayışı ile yeniden şekillenir ve değişime uğrar (Modernizm beraberinde güzel sayılabilecek etkilerin yanında kötü sonuçlar doğuran gelişmeleri de getirmiştir. Örneğin modernizm ile kendisine yer bulan ve kendisini her alanda dayatan &#8220;<em>form follows function</em>&#8221; (&#8221;<em>biçim, işlevi takip eder</em>&#8220;) anlayışı mimaride &#8216;<em>işlevsel</em>&#8216;, fakat basma kalıp ve estetikten uzak kutu gibi apartmanların inşa edilmesinin makbul hale gelmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Politikada ve bilimdeki etkilerini hayal edebilir, isterseniz araştırabilirsiniz. Çok yaygın bir düşünceye göre insanlık tarihinin en büyük ve en köklü değişimlerinden birisi olan modernizm ve onu izleyen dönem dünyayı, içinde insan (ya da hayvan) olmanın pek de keyifli olmadığı bir gezegen haline getirmiştir).</p>
<p>Modernizm, formalizm etkisindeki fotoğraf anlayışını biçimden ziyade öze önem veren bir noktaya çeker. Fotoğraf ortaya çıkarılırken kullanılan yöntemler ikinci plana düşmüş, eser sahibinin izleyici ile kurmak istediği diyalog, aktarmak istediği mesaj modernizm ile beraber ön plana çıkmıştır.</p>
<p><em>(Böyle bir bölümü &#8220;Fotoğrafı Anlamak&#8221; projesine eklemeyi düşünüyorum, şu an için taslak sayılır (neticede konu derin, bu konularda hem yanlış olmayan, hem karmaşık olmayan bir şeyler yazmak çok zor), eleştirilerinizi beklerim).</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/pictorialism-formalism-modernism/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Fotoğrafı Anlamak&#8221;</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotografi-anlamak-projesi/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotografi-anlamak-projesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Sep 2008 03:55:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Leziz Bağlantı İçerebilir]]></category>

		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=118</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Fotoğrafı Anlamak&#8221; isimli bir projeye girişmiştim bir zaman evvel; öyle o sıralarda okuyup etkilendiğim şeyleri Türkçe olarak bir araya getireyim, başkaları da sebeplensin gayesi ile. Belgenin çok sahipsiz kaldığını fark ettim bu gün.
Kendi kendime dedim ki, &#8220;Üşenmeyip şunu görünür bir yere alayım. Arayan kolayca bulsun, aramayanın da gözüne çarpsın&#8221; sonra da ekledim, &#8220;Hem belki altındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Fotoğrafı Anlamak&#8221; isimli bir projeye girişmiştim bir zaman evvel; öyle o sıralarda okuyup etkilendiğim şeyleri Türkçe olarak bir araya getireyim, başkaları da sebeplensin gayesi ile. Belgenin çok sahipsiz kaldığını fark ettim bu gün.</p>
<p>Kendi kendime dedim ki, &#8220;<em>Üşenmeyip şunu görünür bir yere alayım. Arayan kolayca bulsun, aramayanın da gözüne çarpsın</em>&#8221; sonra da ekledim, &#8220;<em>Hem belki altındaki yorum kısmı yeni fikirlere ve/veya tartışmalara ev sahipliği yapar</em>&#8220;.</p>
<p>Sol taraftaki menüye bağlantısını ekledim. Beni oralara getirme diyen RSS takipçileri de <a href="http://www.meren.org/blog/fotografi-anlamak/">şuradan</a> ulaşabilirler görmek istiyorlarsa.</p>
<p>Şimdi fotoğrafsız göndermek olmaz, eskilerden sevdiğim bir tane koyuyorum (hadisenin perde arkası da <a href="http://www.meren.org/blog/2007/08/siyah-beyaz-dugun/">burada</a> idi hatta):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="12/07, New York" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/RtbwhQGkp6I/AAAAAAAAB1g/J1CqcVH6Y5w/s800/DSC_5941.JPG" alt="gang" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/fotografi-anlamak-projesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuş Fotoğrafı</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/kus-fotografi/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/kus-fotografi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Sep 2008 01:37:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben Bugün Bunu Çektim]]></category>

		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[Eğer &#8220;ah, Leica M8 çıkmış, meren&#8217;e hemen bir tane hediye alalım&#8221; filan derseniz diye söylemek istedim: lütfen zahmet etmeyin ama eğer illa ki alacaksanız da Leica M3&#8242;ü M8&#8242;e tercih ederim. Çok naziksiniz, çok teşekkürler.







]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer &#8220;<em>ah, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Leica_M8">Leica M8</a> çıkmış, meren&#8217;e hemen bir tane hediye alalım</em>&#8221; filan derseniz diye söylemek istedim: lütfen zahmet etmeyin ama eğer illa ki alacaksanız da Leica M3&#8242;ü M8&#8242;e tercih ederim. Çok naziksiniz, çok teşekkürler.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="12/07, New York" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SM3S1w4jKoI/AAAAAAAADs0/7UPxtlXjGhg/s800/The_Bird__by_evreniz.jpg" alt="gang" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/kus-fotografi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa’da 3800Km - Bölüm 4 (Granada).</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-4/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-4/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Sep 2008 21:02:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>

		<category><![CDATA[Seyahat, Gezmecilik Modu]]></category>

		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=66</guid>
		<description><![CDATA[Vallahi bu son. Burası kendi halinde amatör bir fotoğrafçının fotoğraflarını, fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili düşüncelerini paylaştığı bir yerdi, son bir kaç aydır kendi çapında küçük bir seyahat günlüğüne döndü. Bundan sonra vallahi yok (Mesela pek kıymetli bir Sandaletli Seyyah&#8216;ımız var, seyahat yazısı okumak, görmek isteyenler oraya gitsinler). Diğer bir husus da, daha önce &#8220;bölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vallahi bu son. Burası kendi halinde amatör bir fotoğrafçının fotoğraflarını, fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili düşüncelerini paylaştığı bir yerdi, son bir kaç aydır kendi çapında küçük bir seyahat günlüğüne döndü. Bundan sonra vallahi yok (Mesela pek kıymetli bir <a href="http://sandaletliseyahat.blogspot.com/">Sandaletli Seyyah</a>&#8216;ımız var, seyahat yazısı okumak, görmek isteyenler oraya gitsinler). Diğer bir husus da, daha önce &#8220;bölüm 1&#8243; diye başladığım hiç bir şeyin &#8220;bölüm 2&#8243;sini getiremezdim, şimdi ise iki bölüm arasına başka bir yazı yazamaz olmuşum. &#8220;Gençliğim eyvah&#8221; diyorum. Her neyse. Bu günlük girdisine, Granada ve Cordoba gibi iki önemli şehri sığdırmaya çalışacağım için <strong>bayağı</strong> uzun olacak, fakat son bu işte tamam.</p>
<p>Efendim, bu serinin <a href="http://www.meren.org/blog/2008/08/avrupada-3800km-bolum-1/">1</a>, <a href="http://www.meren.org/blog/2008/08/avrupada-3800km-bolum-2/">2</a> ve <a href="http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-3/">3</a>. bölümlerinde Barcelona&#8217;ya kadar gelmiş, Barcelona&#8217;da buluştuğumuz eski dostlar ile ekibimizi genişletmiş, 2 araba kiralayıp İspanya&#8217;nın güneyine doğru -&#8221;<em>bundan sonra otoyol ücreti ödemeyeceğiz, yaşasın!</em>&#8221; nidaları ile- yelken açmıştık (nitekim İspanya&#8217;nın kuzeyi ve Fransa&#8217;da her şehrin girişi ve çıkışında bizi karşılayan gişelere toplam 100€  civarında otoyol ücreti vermiştikti, İspanya&#8217;nın güneyi ise beleşmişti (heheh)).</p>
<p>Barcelona&#8217;dan çıktıktan sonraki ilk hedefimiz Valencia. Valencia&#8217;ya vardığımızda hakkında değişik kaynaklardan bir çok hırsızlık hikayesi dinlediğimiz için korkudan arabaları ücretli otoparka park ediyor ve kendimizi şehrin sokaklarına vuruyoruz. &#8220;Valencia da ne kadar sıradan bir şehirmiş kardeşim&#8221; diyerek sıkılma belirtileri göstermeye başlamamız pek sürmüyor, o kadar şımarmışız ki artık hiç bir şey bizi etkileyemiyor kolay kolay. Ama Valencia da hakikaten biraz sıradan (hatta şehri biraz dolaştıktan sonra &#8220;bizim futbolcular gelip bu şehri gezseler bir daha hayatta Valencia&#8217;ya yenilmezler&#8221; dediğimi hatırlıyorum, fisbaldan ne kadar anladığımı da böylece itiraf etmiş olayım bari). Ben de bu sıradan şehrin muazzam katedrali önünde bir ekip fotoğrafı patlatıyorum hemen (ne zaman sıkılsam insanları çekiyorum zaten):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Zyariz, Salih, Myvzın, Cansın, Düygü" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKEbSmoFI/AAAAAAAADO8/FtVmTRtHuhk/s800/euro1DSC_9863.JPG.jpg" alt="gang" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Valencia&#8217;da bir marketten karnımızı doyurup yeterince vakit geçirdiğimize karar verdikten sonra şehirden çıkıyor ve daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız (daha önce dediğim de bir kaç saat önce filan) kamp yerine doğru yola koyuluyoruz (en azından biz ona doğru yola koyulduğumuzu sanıyoruz). Tam 4 saat boyunca kamp yeri arıyoruz. Kendisini bulduğumuzda ise dolu olduğunu öğreniyoruz filan. Neyse ki Olivia dolaylarında, başka bir kamp yerinde çadırlarımızı kurup Sangria&#8217;larımızı içip gece karanlığında denize bile girdikten sonra leziz bir uyku çekiyoruz da ertesi sabah yola &#8220;boyun devrilsin Valencia&#8221; hisleri ile devam etmiyoruz. Bir sonraki hedefimiz Granada. Şanlı Granada.</p>
<p>Granada&#8217;ya 20:00 dolaylarında varıyor ve şehrin göbeğindeki kamp yerine varıyoruz (ismi <a href="www.campingsierranevada.com">Sierra Nevada</a>, şiddetle tavsiye edilir). Çadır kurmacılık operasyonunun ardından hedef şehir merkezi ve barları. Endülüs&#8217;ün çiçeği Granada&#8217;da <em>tapas</em> anlayışı bir başka. Ne içerseniz için, kola bile içseniz yanında küçük bir meze geliyor (bu küçük mezeye de tapa deniyor işte). Bu olay İspanya&#8217;nın diğer bölgelerinde de var ama birincisi, tapa&#8217;ları içecek ile beraber satın alıyorsunuz yani bedava gelmiyorlar, ikincisi ise tapa&#8217;lar hem görsel açıdan hem de lezzet açısından çok afilli oluyorlar. Fakat Endülüs&#8217;teki tapalar domates soslu zeytinyağlı sarımsaklı fırında ekmek (Katalan ekmeği, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pa_amb_tom%C3%A0quet">Pa amb tomàquet</a>), kızarmış, haşlanmış ya da fırında patates, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gaspacho">gaspacho</a> (bir diğer İspanya mucizesi), İspanyol sucuğu, mantar, safranlı pilav, dana eti, envai çeşit zeytin, haşlanmış salyangoz filan gibi bildik, gündelik şeyler oluyorlar (tamam kabul ediyorum haşlanmış salyangoz pek bildik ve gündelik değil). Ismarladığınız her içecek ile ve her ısmarladığınızda farklı bir tane meze içecek ile beraber önünüze geliyor. Her neyse, ilk vardığımız gece 3 ayrı bar dolaşıp çok cüzi fiyatlarla aldığımız güzelim Sangria&#8217;ları muhteşem tapalar ile mideye indirip, bu barları işleten dünya tatlısı amcalarla İngilizpanyolca sohbet ederken Barcelona&#8217;ya, Madrid&#8217;e ve geri kalan bütün &#8220;over-rated&#8221;, saçmalık derecesinde pahalı turistik şehirlere lanet ediyoruz. Bizi soymadan doyuran, bize dostluk gösteren, sıcak şehir Granada. Henüz gece, şehrin geri kalanı hakkında zerre fikrim yok, fakat ben aşık olmuş vaziyetteyim, tüm yolculuğun amacı buraya gelmekmiş diye düşünüyorum Granada&#8217;nın o eski sokaklarında kamp yerine dönerken.</p>
<p>Granada tarihte çok önemli bir yere sahip olan bir şehir. 400 yıl boyunca Avrupa&#8217;ya korku salan Emevilerin  İspanya&#8217;daki en son kalesi, İslami mimarinin en dehşet ve en heybetli yapısı olan Elhamra kalesi de bu şehirde. Görmek farz. Fakat biletleri çok erken almak gerekiyor, biz tatil boyunca spontane ilerlediğimiz ve anlık planlarla hareket ettiğimiz için biletimiz filan yok tabi (Internet&#8217;ten bakınca 10 gün sonrasına filan bilet bulabiliyoruz ancak). Yine de kaleye gidiyoruz, haliyle giremiyoruz içeriye (hehe). Ben &#8220;ama biz Türk&#8217;üz bak&#8221; filan diyorum, sökmüyor. Bu Avrupalıların Türklere yaptığı kaçıncı haksızlık oluyor, bilemiyorum. Bu beklendik hayal kırıklığı ile şehrin tepesine inşa edilmiş kaleden aşağıya doğru yürüyoruz, kalenin bulunduğu tepenin karşısındaki tepenin eteklerindeki eski Arap yerleşimini ve beyaz beyaz evlerini görünce hedefimiz de kendi kendine ortaya çıkıyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Arap Mahallesi'nden Elhamra" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKOlktQKI/AAAAAAAADS4/js5mwJ800ak/s800/euro1DSC_9987.JPG.jpg" alt="gang" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu fotoğrafı çektiğim yerden şu görünen kiliseye doğru yürümeye karar veriyoruz. Kilisenin hemen yanında bizim Türkiye&#8217;de alıştığımız, plastik masa ve sandalyeli, biraz salaş görünen, sokak kahvesi kılıklı bir yer görünce, tadı Amerika&#8217;da leş gibi olan ve Avrupa seyahati boyunca her fırsatta içtiğim Fanta&#8217;lardan bir tane daha götürmek için &#8220;hadi oturalım&#8221; diyorum. Herkes dünden razı. Biralar filan söyleniyor. Kafeci amca 6 kişi için fanta, bira, sangria dolu tepsisini indirdiğinde bize içeceklerle beraber koca bir tabak dolusu etli-safranlı pilav ve 6 tane çatal getirdiğini görüyoruz. -çok afedersiniz- &#8220;Oha&#8221; filan oluyoruz. Ortam müthiş. Pilavı afiyetle yeyip 2 tur daha içiyoruz (mevzu Fanta olduktan sonra, çok pis içtiğimi herkes bilir. Üzerinize afiyet, 10 tur içer bana mısın demem). İkinci turda tapa olarak zeytinyağlı haşlanmış patates, üçüncü turda da kızarmış patates ile kavrulmuş dana eti geliyor. Her şey çok lezzetli, her şey çok güzel. Yıllardır karnı ilk kez doymuş çocuklar gibi şeniz. Fakat sırada hesap ödeme faslı var, şenliğimiz hemen yerini tedirgin bir beklemeye bırakıyor. O sırada hesap geliyor. 18€! Ben o noktada Granada&#8217;yla aşkımı tazeliyorum. Henüz kararsız olanlar ise aşık oluyorlar&#8230; Bu güzelim sokak kafesinin adı Horro de Paquito, giderseniz bulup vakit geçirmelisiniz.</p>
<p>Kamp yerine döndüğümüzde tatilin en tatlı sürprizlerinden birisi olan Berrin ve Kübra isimli iki Türk ile tanışıyoruz (Serdar ile Faruk markete gittiğinde kendi aralarında küfürlü küfürlü konuşurlarken dünyalar güzeli Kübra kardeşimiz yanlarına yaklaşıp &#8220;Aa Türk müsünüz, ne şans!&#8221; diyor). Tüm ekip olarak kendileri ile tanıştıktan sonra amaçlarının Elhamra olduğunu öğreniyor ve bir sonraki gün için güçlerimizi birleştirmeye karar veriyoruz. Plan Kübra ile beraber Meren&#8217;in sabah 5:30 gibi kalkıp Elhamra&#8217;ya gidip sıraya girmesi ve sınırlı sayıda olan biletlerden kapmaya çalışması. Fakat sabah çok var, bir kez daha bar turuna çıkmak üzere şehrin karanlığında kayboluyoruz (sıkılmayın diye araya yeteneksiz yazar klişeleri ekliyorum, daha ne yapayım, insaf). Kübra ve Berrin&#8217;in hikayelerini de bu gece gezmesi sırasında öğreniyoruz: Kübra ile Berrin İstanbul&#8217;dan çıkıp Barcelona&#8217;ya giderler. Daha tatilin başındalarken Las Ramblas&#8217;ta bir hırsız kardeşimiz Kübra&#8217;nın çantasını çalar. Pasaport, fotoğraf makinesi, kredi kartları, kamera, nakit para, biletler, kısacası her şeyini kaybetmiş olan Kübra önce üzülür -belki biraz ağlar, bize bundan bahsetmedi-, fakat yılmaz. 5 parasız kaldığı Barcelona&#8217;da Türk konsolosluğuna sığınıp Türkiye&#8217;ye dönmek yerine Barcelona&#8217;da Berrin ile beraber çalışmaya başlar :) İki dost 1 ay çalışıp Kübra&#8217;nın parasını geri biriktirdikten, envayi çeşit insan ile tanışıp 2 torunluk hikaye biriktirdikten ve bir anlamda Barcelona&#8217;nın yerlisi olduktan sonra seyahatlerine devam ederler (bu sırada içinde sadece pasaportu ve biletleri filan kalan çantası bir çöp bidonunda bulunmuş ve kendisine ulaştırılmıştır bile, daha önce bahsetmiştim Barcelona&#8217;nın nazik hırsızlarından). Onlar da Elhamra&#8217;yı görmek için Granada&#8217;ya gelip bizim kamp yerine yerleşirler. Sonra Kübra ucuza karın doyurmacılık amacı ile bir markete gider Granada&#8217;da, iki kişi Türkçe küfürleşmektedir. Olaylar gelişir.</p>
<p>Ertesi sabah Kübra&#8217;cığım ile beraber sabah 6:30 gibi Elhamra&#8217;ya gidiyoruz. Vardığımızda önümüzde 50-60 kişi olduğunu görüp yaşadığımız şaşkınlık yerini bir iki dakika içerisinde arkamızda biriken 60-70 kişiyi fark etmemizle haklı bir gurura ve gerintiye bırakıyor (arkamızdakiler durumu fark ediyor ve çok bozuluyorlar). Yaklaşık olarak 9:30&#8242;ta sıra bize geliyor ve biletlerimizi alıyoruz. Arkamızdaki insan sayısının en azından 1000-1200 civarında olduğunu gördüğümüzde ise hepsinin bilet alamayacağını bildiğimiz için üzülüyoruz. Dışarıda bizimkileri beklemeye koyuluyoruz; tüm bilet sırasının gözü biletlerimizde (özellikle bilet alma olasılığı düşük olanlar neredeyse ağlayacak gibi bakıyor). O sırada ekibin geri kalanı &#8220;dağ başını duman almış&#8221; söyleyerek geliyor ve bizi omuzlarına alıyorlar. Bir bayram havası. Tüm turistler yerin dibine girmiş durumda. &#8220;Türkleri hep çok küçümsedik, utanıyoruz&#8221; dercesine bakıyorlar. Biz ise biletlerimizi mendil usulü sallayarak halay çekiyoruz. &#8220;Avrupa kim oluyormuş, biz artık istemiyoruz, çok istiyorsa Avrupa Birliği bize girsin&#8221; diyor ve ardından saraya giriyoruz. Epic.</p>
<p>İnsanların Elhamra için &#8220;İslami sanat ve mimarinin en muhteşem örneğiymiş&#8221; dediğini duydukça &#8220;fazla heveslenmeyin, biz Topkapı Sarayı görmüş, Anadolu&#8217;da büyümüş insanlarız, bir Avrupalı, Amerikalı kadar etkilenmeyebiliriz&#8221; filan diyerek olası hayal kırıklıklarını önlemeye çalışıyordum. Fakat saraya girdiğimde Türkiye&#8217;deki hiç bir eserde görmediğim bir işçilik, estetik ve yoğunluk ile karşılaştım. Çektiğim tüm fotoğrafları buraya koymayacağım ama neden bahsettiğimi anlamanız için Elhamra&#8217;dan bir kaç örnek vermek istiyorum (her ne kadar fotoğrafların bu güzelliğin belki %20&#8217;sini taşıyabiliyor olduğuna inansam da):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Elhamra" src="http://lh3.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKXbhh6KI/AAAAAAAADWE/_rPvq030_Ro/s800/euro3DSC_0087.JPG.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Elhamra" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKTHAv_3I/AAAAAAAADUs/qgWmEj23K9g/s800/euro3DSC_0037.JPG.jpg" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Elhamra&#8217;da Duygu&#8217;nun çektiği yakın plan fotoğraflara bakarsanız duvarların nasıl bir işçiliğe maruz kaldığını görebilirsiniz bu arada, size bir kaç bağlantı: <a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/VropasyonKomastiqueSpainAndFrance#5237536745590677954">1</a>, <a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/VropasyonKomastiqueSpainAndFrance#5237536806480119730">2</a>, <a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/VropasyonKomastiqueSpainAndFrance#5237536825468800050">3</a> ve <a href="http://picasaweb.google.com/dozpolat/VropasyonKomastiqueSpainAndFrance#5237536847670385858">4</a>.</p>
<p>Granada benim için mükemmel bir deneyimdi. Çok sevdim, hastası oldum. Endülüs&#8217;ün tarihini öğrenmenizi ve her şehrini, özellikle Granada&#8217;sını bir gün gezmenizi dilerim. Tüm gezi boyunca gördüğüm şehirlerin en birinci sırasına oturan bu şehre tekrar gideceğim günü daha ayrılmadan iple çeker vaziyetteydim, o derece.</p>
<p>Zor da olsa yola devam etmeliydik. Berrin ve Kübra da bize katılmaya karar vermişti ve ekibimiz artık 8 kişi olmuştu (Avrupa&#8217;nın içerisinde bir Türk tehdidi olmamıza bir iki kişi kalmıştı). Avrupa&#8217;nın ilk şehirlerinden birisi olan, tarihi ve plajları ile ünlü Cadiz&#8217;e doğru yola çıktık. Vardığımızda saat bayağı geç olmuştu ve Internet&#8217;ten bulduğumuz hostelin dolu olduğunu öğrenince Granada&#8217;yı geride bırakmış olmanın da verdiği hüzün ile tam anlamı ile çöktük (öyle ki &#8220;İspanya&#8217;dayız dostum, neler saçmalıyorsun&#8221; demedik, gidip karnımızı Burger King&#8217;den doyurduk, o derece sıkkındık). Barcelona&#8217;da evinde kaldığımız hatun kişinin erkek arkadaşı bize Cadiz yakınlarında, bedava kalabileceğimiz deniz kenarında olan bir kamp yerinin adresini vermişti. Hemen GPS cihazımıza girdik adresi ve bize verdiği tariflere istinaden hareket etmeye başladık. Yaklaşık 100 kilometre gittikten sonra bahsi geçen adreste idik: Playa de los Caños de Meca. &#8220;Playa&#8221; İspanyolca &#8220;plaj&#8221; demekti (dolayısıyla bu cümle de yaklaşık olarak &#8220;hede höt plajı&#8221; anlamına geliyordu), fakat ortada plaj filan görünmüyordu. Bir yanlışımız vardır herhalde diyerek köpeğini gezdiren bir amcamıza sorduk (neyse ki Kübra abla sular seller gibi İspanyolca konuşuyordu), öğrendik ki adres doğru. Fakat burası aslında en yakın sahile 100km uzaklıkta olan ve plaj ile alakası olmayan bir sokağa &#8220;hede höt plajı&#8221; ismini verecek kadar zeki insanlar tarafından kurulmuş saçma sapan bir kasaba idi. Hatta tam <a href="http://tinyurl.com/6g4gup">şurada</a> kendisi, bakın plaj var mı yok mu siz söyleyin. Neyse. Bize adresi veren Alejandro&#8217;nun kulaklarını çınlatarak Cordoba&#8217;ya doğru yol almaya karar verdik. Yorgunluktan ölür hale gelince de yolculuğun en absürt kampını bir benzin istasyonunun arka bahçesine kurduğumuz çadırlar ile gerçekleştirdik. Fakat sabah kalkınca aslında o benzin istasyonunda harika bir kahvaltı servisi olduğunu öğrenip, müthiş bir kahvaltının ardından da dünyanın en güzel espresso&#8217;sunu içtiğimizde &#8220;her işte bir hayır var&#8221; dedik. Kim bilir kaçıncı kez.</p>
<p>Sabah Cordoba&#8217;ya doğru yola devam ettik. Vakitlice varıp şehrin içindeki güzel bir kamp yerine yerleştik.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Cordoba'da kamp" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKd8r0ppI/AAAAAAAADYc/5jE1-5EYbdk/s800/euro3DSC_0144.JPG.jpg" alt="kamp" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ne yazık ki bizim Cordoba&#8217;ya vardığımız Pazar günü yerel bir festival yüzünden her yer tatildi. Sanırım festival evden çıkmama festivali filandı, zira ortada bir kişi dahi yoktu, açık hiç bir mekan bulamadık. Fakat neyse ki bu şehrin içerisinde küçük bir tur atmamıza ve Emevilerin bir diğer şaheseri Mezquita&#8217;ya gitmemize engel olmadı. Mezquita Emeviler tarafından inşa edilmiş, dünyanın en büyük ikinci camisi. Daha sonra İspanyollar Emevileri topraklarından şutlayınca, çok derin bir karar vermiş ve bu camiyi yıkmak yerine onu bir katedrale dönüştürmüşler. Bu anlamda Ayasofya&#8217;nın tam tersi bir durum söz konusu bir anlamda. İspanya ve kültürüne duyduğum saygı Granada&#8217;nın ardından bir daha katlanmıştı. Gerçekten çok etkileyici idi içi, fakat ne yazık ki en güzel yerleri tadilatta idi. Bununla beraber görebildiğim kadarı bile bana yetti ve arttı. Mesela İsa&#8217;nın etrafındaki İslami figürlere bakın:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Cordoba'da kamp" src="http://lh6.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKkxSmr4I/AAAAAAAADbQ/cPrMKzsI6os/s800/euro3DSC_0245.JPG.jpg" alt="kamp" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İspanya, özellikle Endülüs dinlerin kardeşçe ve bir arada yaşadığı bir yer (Hristiyan ve Müslüman&#8217;ların yanında Yahudi bir topluluk da var). Yaşanan onca üzücü hadise ile beraber Anadolu&#8217;nun kaybettiğine tanıklık ettiğim hoşgörüsünün ardından anlayışın ve toleransın hala var olduğunu görmek benim için çok sevindirici bir deneyim idi (zira biz küçükken bize dünyanın en hoş görülü milleti biziz denmişti ve biz de inanmıştık, Anadolu&#8217;nun hatırı sayılır bir kısmı gerici muhiti olunca da hoş görü tüm dünyayı terk etti sanmıştık). Granada&#8217;daki Arap mahallesinde kiliseye sırtını yaslayıp hat yapan Müslümanlar, Hristiyanlığın Cordoba&#8217;da eski bir caminin içerisinde onun tarihi ve kültürü ile uyum içerisinde yaşayan simgeleri.. Eşsiz. İnsan kendi memleketini düşünüp üzülürken Madrid&#8217;e doğru yola devam etmesin de ne yapsın.</p>
<p>Berrin ve Kübra&#8217;cığımızı Cordoba&#8217;da bırakıp Madrid&#8217;e doğru yola çıkma hazırlıklarına başladık. Kamp alanını terk etmek üzere geri geri giderken arabanın önünü direğe toslayıp tamponu düşürmem de gezimize ayrı bir heyecan, keyif ve Europcar&#8217;a ödenen 300€&#8217;luk bir ekstra maliyet kattı (keyif ve heyecanı herkese dağıtıp 300€&#8217;yu tek başıma ödedim; araba kiralıyorsanız sakın &#8220;tam sigorta&#8221; almamazlık etmeyin. ehem).</p>
<p>Bundan sonra ise olaylar yaklaşık olarak şöyle gelişti:</p>
<ul>
<li>Madrid&#8217;e vardığımızda Mevzun, Can, Serdar ve Faruk Basel, İsviçre&#8217;ye devam ettiler. Biz ise Duygu ile Duygu&#8217;nun konferansına katılmak üzere San Lorenzo de El Escorial&#8217;e gittik.</li>
<li>El Escorial&#8217;de 3 gün kaldık, ben 1750 metre yüksekliğe çıktığım bir hiking aktivitesine giriştim tek başıma.</li>
<li>Madrid&#8217;e geri döndük, kalan bir günümüzü Toledo&#8217;da değerlendirdik. Gördüğümüz muhteşem kılıçlar ve kalkanlardan kuşanıp İspanya&#8217;yı içeriden kuşatmayı düşündük, vazgeçip küçük bir duvar süsü aldık (Toledo Yüzüklerin Efendisi&#8217;nin çekimlerinde kullanılan tüm aksesuarların üretildiği yer, adamlar ciddi ciddi blacksmith&#8217;lik yapıyorlar, sorunca &#8220;3. dünya savaşından sonra köpeğimiz olacaksınız&#8221; diyorlar, değişik insanlar vesselam).<br />
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Toledo'da bir tükkan" src="http://lh6.ggpht.com/a.murat.eren/SKyK6Rb8aDI/AAAAAAAADj4/JMYRRXMlyKg/s400/euro4DSC_9090.JPG.jpg" alt="kamp" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Toledo'da bir tükkan" src="http://lh4.ggpht.com/a.murat.eren/SKyK93V8StI/AAAAAAAADlI/YoHUQENj5Kw/s400/euro4DSC_9136.JPG.jpg" alt="kamp" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</li>
<li>New Orleans&#8217;a geri döndük.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-4/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa&#8217;da 3800Km - Bölüm 3 (Barcelona).</title>
		<link>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-3/</link>
		<comments>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-3/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Sep 2008 22:43:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>

		<category><![CDATA[Seyahat, Gezmecilik Modu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meren.org/blog/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[Sonunda belki de on ayrı kişiden ve 5 ayrı kitaptan methini duyduğumuz Barcelona yolunda idik. Fransa - İspanya sınırından geçip dosdoğru Barcelona&#8217;ya giden otoyola girişimizi kutlamak için gelen yüzlerce araç Barcelona&#8217;ya kadar bizimle geldi, İspanyol misafirperverliği muhteşemdi (öte yandan şehre yaklaştıkça sayısı artan bu &#8220;hoş geldiniz sevgili meren ve düygü&#8221; konvoyu bir süre sonra kabak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sonunda belki de on ayrı kişiden ve 5 ayrı kitaptan methini duyduğumuz Barcelona yolunda idik. Fransa - İspanya sınırından geçip dosdoğru Barcelona&#8217;ya giden otoyola girişimizi kutlamak için gelen yüzlerce araç Barcelona&#8217;ya kadar bizimle geldi, İspanyol misafirperverliği muhteşemdi (öte yandan şehre yaklaştıkça sayısı artan bu &#8220;hoş geldiniz sevgili meren ve düygü&#8221; konvoyu bir süre sonra kabak tadı vermedi değil).</p>
<p>Barcelona&#8217;ya gidişimizin en önemli sebeplerinden birisi de çok eski arkadaşlarım olan Serdar, Faruk ve Myvzın&#8217;ın da tamamen rastlantı eseri İspanya tatillerine Barcelona&#8217;dan başlamış olmaları ve tatillerimizin yine rastlantı eseri aynı tarihlere denk gelmiş olması idi. Bu sebeple daha Amerika&#8217;dan yola çıkmadan evvel onlarla buluşmaya ve yola hep beraber devam etmeye karar vermiştik. Barcelona&#8217;daki ilk hedefimiz onların kaldığı hosteli bulmak, ikinci hedefimiz arabamızı kiraladığımız şirkete geri götürmek, üçüncü hedefimiz de Barcelona&#8217;yı yeterince hazmettikten sonra yeniden araba kiralayıp İspanya&#8217;nın güney illerine doğru hareket etmekti. Elimizde harita olmaması ve harita temin edebileceğimiz her yerin kapandığı bir saatte Barcelona&#8217;da olacak olmamız gözümüzü korkutuyor da olsa bizi yavaşlatmıyordu (öyle ki 140km/h ile yolumuza devam ediyorduk).</p>
<p>Barcelona&#8217;ya varıp yaklaşık 50 dakikalık bir kaybolma macerasının ardından arabamızı sonunda Tren garının yanına park etmiş ve MFS üçlüsünün bize mesaj atarak ulaştırdıkları adrese doğru ilerlemeye başlamıştık. Buluştuğumuzda saat bir hayli geç idi (ayrıca MFS üçlüsünün aslında MFSC dörtlüsü olduğunu, o C&#8217;nin de aslında Can olduğunu o anda fark ettik :)). Beraber hasret gidermek için içeceklerimizi kaptığımız gibi kumsala gittik.</p>
<p>Saat gece 1&#8242;e yaklaşırken yorgunluk etkisini iyice göstermeye başlamış ve kara kara sabah saat 8&#8242;de geri vermemiz gereken kiralık arabamızı vaktinde götüremezsek neler olacağını düşünmeye başlamıştık. Google&#8217;ın harita servisinden bize yakın gibi görünen bir Hertz bayisinin adresini aldık ve MFSC&#8217;den ayrılarak arabamıza döndük. Artık saat 2 idi, artık uyumak istiyorduk fakat uyuyup sabah da yeni uyanmışlığın getireceği sersemlik ile Hertz&#8217;i bulmaya çalışma ve sonunda da başarısız olma riskini göze alamazdık. Bu yüzden tüm yorgunluğumuza rağmen önce Hertz&#8217;i bulmaya karar verdik. Sonra rahat rahat uyur, uyandığımızda da arabayı geri verirdik. İyi ki de öyle yapmışız, nitekim elimizdeki adresi saat 3 gibi bulduğumuzda Google&#8217;daki haritanın yeterine güncel olmadığını ve o adreste artık Hertz filan olmadığını öğrendik ve yıkıldık. Çünkü artık felaket derecede yorgunduk (öyle ki defalarca ters yöne filan girmiştim), elimizde harita yoktu, adres sormak için arayabileceğimiz kimse yoktu, nerede olduğumuzdan bile tam olarak emin değildik ve İspanyol misafirperverliğinden eser kalmamıştı (otoyolda bizi yanlız birakmayan yüzlerce araç tamamen ortadan kaybolmuştu). Son çare olarak arabadan indim ve bir taksi durdurdum. Kendisinden bizi bir Hertz bayisine götürmesini isteyecektim; bir çok kişiden İspanya&#8217;da pek fazla İngilizce bilen insan olmadığını duymuş olduğumdan biraz tedirgindim (ne de olsa adamlar dünyanın en çok kullanılan dilini biliyorlardı, neden İngilizce öğrensinlerdi ki, eşeklik İspanyolca bilmediğimiz için bizdeydi). Sonunda bir taksi görüp durdurdum ve aramızda <em>aynen </em>şu konuşma geçti:</p>
<blockquote><p>- Merhaba. Biz bir Hertz bayii arıyoruz, burada var sanıyorduk ama yok.<br />
- Aa buradaki kapanalı yıl oluyor hocam.<br />
- Peki nerede bulabiliriz? En yakını nerededir?<br />
- Hmm hava alanında var ama orası çok uzak. Otobüs terminalini deneyin, orada olması lazım.<br />
- Orada olduğuna yüzde yüz emin misin?<br />
- Eminim eminim. Kesin var orada.<br />
- Peki, bizi oraya götürmeni istiyoruz o zaman. Eşim gelip seninle seyahat edecek, ben de takip edeceğim tamam mı?<br />
- Aman olur mu, hiç gereği yok. Siz beni direk takip edin. 5€&#8217;nuzu alırım ama.<br />
- 5 mi? Olur tabi, anlaştık. Çok teşekkürler.</p></blockquote>
<p>Ve bu taksici bizi gecenin 4&#8242;ünde, sadece 5€&#8217;ya, gerçekten de içinde Hertz olan otobüs terminaline kadar götürdü (ki en az 30€ ödemeye hazır bir mağduriyette olduğum her halimden belli idi) (<a href="http://www.itusozluk.com/goster.php/rtl+nin+ara%FEt%FDrmas%FD+ve+rezil+olan+t%FCrkiye">Türk esnafı</a>na duyurulur). Bunu yapmakla kalmadı, ayrıca İspanyolcayı sökmeme de yardımcı oldu, zira bu konuşma ile ilgili şöyle bir ayrıntıyı da dile getirmekte fayda görüyorum: yukarıdaki kişiler bu konuşmayı gerçekleştirirlerken Meren &#8220;Hola&#8221; ve &#8220;Gracias&#8221; dışında İspanyolca, taksici ise &#8220;Yes&#8221; dışında İngilizce kelime kullanmamıştır (insan çaresiz kalınca her dili konuşuyormuş efendim, çok acayip). Hertz&#8217;i bulduktan sonra arabamız içinde uyuyup sabah da tam vaktinde, sağ salim teslim etmeyi başardık.</p>
<p>Hikaye kısmını geçip biraz Barcelona&#8217;dan bahsetmek istiyorum. Barcelona orada geçirdiğim süre sonunda bende genel bir &#8220;İstanbul&#8217;un harika bir kumsala sahip olanı&#8221; izlenimi bıraktı. Mimarisi ile, tarihi ile, eğlence hayatı ile, kozmopolit yaşantısı ile kesinlikle Avrupa&#8217;nın göz bebeği olmayı hak ediyor. Fakat aynen İstanbul gibi yorucu, stresli de bir şehir aynı zamanda. İstanbul kadar yan kesicisi ve hırsızı da var; fakat kesinlikle İstanbul&#8217;dakiler kadar aşağılık değiller (yaşanmış bir hikaye: bir arkadaşın gözü önünde birisi telefonunu çalıp kaçmaya başlar, arkadaş herifin arkasından acı dolu bir ses ile bağırıp yalvarmaya başlar, hırsız durur, arkasını döner, cep telefonundan sim kartı çıkartıp kaldırımın kenarına koyar, kaçmaya devam eder). Ben hızlı şehirleri, gece yaşantısını filan sevmiyorum. Bana Çanakkale ile, San Sebastian ile, New Orleans ile gelin arkadaşım. Öte yandan öyle bir şehre gideyim ki orada sabahlara kadar sokak partileri olsun, uyanınca girilecek mis gibi bir deniz olsun, kızlar da sorsun, sıkılınca gidilecek müzeler olsun, param yoksa görebileceğim parklar bahçeler olsun, eşi benzeri olmayan mimari yapılar olsun, önüne geleni deviren bir fisbal takımı olsun diyen genç kardeşlerimiz için Barcelona biçilmiş kaftan&#8230; Aklı başında olan turistler ara sokaklarda kaybolup, şehrin pek de turistik olmayan yerlerinde bulabilecekleri salaş restoranlarda katalan yemeklerinin ve içeceklerinin tadına bakmayı ihmal etmemeliler.</p>
<p>Tüm seyahat boyunca beni en çok etkileyen hadise de Barcelona&#8217;da gerçekleşti. Duygu yolculuk boyunca Barcelona konusu açıldıkça bir mimardan konuşmaya, hararetli hararetli bir şeyler anlatmaya başlıyordu. Ben ise büyük bir cahillikle ismini hiç duymadığım bu kişinin içerisinde geçtiği konuşmaları büyük bir ilgisizlik ile kulak arkası ediyordum. Her neyse, gelişimizin ertesi gününde sonunda Duygu&#8217;nun Barcelona&#8217;da görmeyi çok istediği ve bu mimara ait olan bir <em>eserine</em> doğru yola çıkmıştık (kendisi benim de çok etikeleneceğimi düşünse de ben pek oralı değildim, garip bir şımarıklık ile yaşanan ve görülen onca şeyden sonra o kadar da etkileneceğim bir şey görmeyi beklemiyordum açıkçası). Yolun büyük bir kısmını yürüdükten sonra daha fazla yorulmamak adına metroya bindik. Bir kaç durak sonra indik ve metro çıkışının merdivenlerinden bir caddeye çktık. Duygu heyecanla arkamda kalan bir tarafı işaret ederek &#8220;<em>işte orada</em>&#8221; dedi. Arkamı döndüğümde Antoni Gaudi&#8217;nin yarım kalmış olan eseri Sagrada Familia tüm haşmeti ile karşımda idi:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Sagrada Familia" src="http://lh6.ggpht.com/a.murat.eren/SKyKA6B-uOI/AAAAAAAADNs/hvbzOTMrJMg/s800/euro1DSC_9783.JPG.jpg" alt="Sagrada Familia" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Daha önce adını duymadığım Antoni Gaudi&#8217;nin hiç bir fotoğrafına rastlamadığım bu eserinin karşısında neler yaşadığımı tam olarak anlatmam pek mümkün değil. Öte yandan Sagrada Familia&#8217;nın karşısında dururken size hissettirdiklerini, kendisinin neye benzediğini fotoğraf ile filan anlatmak da mümkün değil ne yazık ki. Gidip görmek, karşısında dikilmek lazım. Barcelona&#8217;yı Barcelona yapan şeylerin en başında Gaudi&#8217;nin geldiğini duymuştum daha önce, şimdi bunun ne demek olduğunu anladım ve tamamen katılıyorum. Gaudi&#8217;nin -mimar olmayan bir kişi için bu kadar da büyüleyici olmayan- diğer eserlerini, trajik ölümünü, Barcelona üzerindeki etkisini ve Sagrada Familia&#8217;nın hikayesini araştırma işini size bırakıyorum (dayanamadım, Gaudi hakkında yazılan Türkçe metinler arasından fena olmayan bir tanesini sizin için aradım buldum, <a href="http://www.fikiratolyesi.com/2008/06/08/antoni-gaudi/">burada</a> kendisi). Her neyse. Sagrada Familia şoku ile ilk kez cahilliğin mutluluk getirdiğini pratik olarak deneyimlemiş oldum bu arada.</p>
<p>Barcelona ile ilgili anlatılacak, fakat artık o kadar popüler olmuş ki kabak tadı vermiş bir sürü detayı geçiyorum. Barcelona&#8217;da iken de aynını yaptım.</p>
<p>Barcelona, San Sebastian ve Toulouse&#8217;un üzerine çıkamadığı gibi tatil sonunda hazırladığım listemde kendisine 5. sırada yer bulacaktı ve biz kiraladığımız arabalardaki 6 kişilik yeni ekibimizle 1 ve 4 numaralı şehirlere doğru yola çıkıyorduk.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-3/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
