<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Meren&#039;in Fotoğraf Günlüğü</title>
	<atom:link href="http://meren.org/blog/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://meren.org/blog</link>
	<description>Işık, gölge, vesaire..</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Jan 2012 19:03:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Boulder, Colorado&#8217;da bir Evlilik Merasimi: Amanda &amp; Ryan</title>
		<link>http://meren.org/blog/2012/01/boulder-coloradoda-bir-evlilik-merasimi-amanda-ryan/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2012/01/boulder-coloradoda-bir-evlilik-merasimi-amanda-ryan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 03:40:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Düğün Fotoğrafları]]></category>
		<category><![CDATA[10mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[24-70mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[85mm f/1.4]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[boulder]]></category>
		<category><![CDATA[colorado]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[düğün]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[müzisyen]]></category>
		<category><![CDATA[sb-900]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2377</guid>
		<description><![CDATA[Son zamanlarda fotoğrafa olan ilgim epey azaldı. Bu durum, fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafı aslında ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan olaylar olmadığı zamanlarda pek aklıma gelmiyor açıkçası. Paşa paşa laboratuvarda deneyler yapıyor, ya da uzaktan tedirginlikle takip ettiğim ülke gündemine dair bunun gibi yazılar yazıyor, velhasılı hayatı bir sincap gibi yaşıyorum. Geçenlerde bir gün Duygu insanı ile New [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda fotoğrafa olan ilgim epey azaldı. Bu durum, fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafı aslında ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan olaylar olmadığı zamanlarda pek aklıma gelmiyor açıkçası. Paşa paşa laboratuvarda deneyler yapıyor, ya da uzaktan tedirginlikle takip ettiğim ülke gündemine dair <a href="http://bianet.org/bianet/din/135298-ogrenciler-umreye-turkiye-nereye">bunun</a> gibi yazılar yazıyor, velhasılı hayatı bir sincap gibi yaşıyorum.</p>
<p>Geçenlerde bir gün <a href="http://biyolokum.com">Duygu insanı</a> ile New Orleans&#8217;ta doktoralarımızı yaptığımız günlerden tanıdığımız tatlı ve eski bir arkadaşımız olan Amanda Alba&#8217;dan bir e-posta aldım. Anlaşılan Amanda&#8217;ya yıllar evvel &#8221;<em>eğer bir gün evlenecek olursan, düğün fotoğraflarını ben çekeceğim</em>&#8221; diye söz vermişim. Amanda e-postasında &#8220;<em>Ryan bana evlenme teklif etti, birkaç aya evleneceğiz, sözünü tutacak mısın?</em>&#8221; diye soruyordu. Eh, söz vermişsek o söz tutulacaktı elbet (şaka şaka, öyle konvansiyonel ahlak kurallarının dikte ettiği davranışları ayaklarına pranga eden bir Paladin değilim, ama Colorado&#8217;nun güzide ili Boulder&#8217;da evlendiklerini duyunca hayır demem mümkün değildi (çünkü <a href="http://tinyurl.com/72s7f8h ">böyle şirin bir yer</a> Boulder)).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Muhterem asistanım Duygu insanı kişisi ile beraber Amanda ve Ryan&#8217;ın bizim için ayırttığı odada  son hazırlıklarımızı yaparken Duygu şöyle bir fotoğraf çekmiş, daha sonradan fotoğrafları tek tek incelerken inanılmaz hoşuma gitti:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/01.jpg" alt="" border="0" /><br />
<small>© <em>B. Duygu Özpolat</em></small></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fotoğrafı ne kadar çok sevdiğimi, işte böyle kareler gördüğümde hatırlıyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Peki. Aşağıdaki kişi Amanda. Süslenmeye başlamadan hemen önce, fotoğraf makinemle tetikte beklerken &#8220;<em>ee Amandacığım, heyecan var mı</em>&#8221; tadındaki klişe bir soruya yanıt verirken (fotoğrafa yansıyan Amanda&#8217;nın &#8220;<em>olsa dükkan senin</em>&#8221; sevimliliği olsa da epey heyecanlı idi aslında):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/02.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amanda değişik bir insan. Kendisi üniversitede teoloji okumuş. Bildiğin ilahiyat fakültesi mezunu yani. Ben onunla tanıştığımda ise üniversiteden mezun olmasının üzerinden kısa bir süre geçmişti. Fakat Amanda sinyal işleme ve makine öğrenimi konularında çalışan bir bilgisayar bilimleri laboratuvarında araştırmanın biyoloji ve biyokimya ayağı ile ilgili deneylerini yapan bir teknisyen olarak çalışıyordu. Bu lab macerasından sonra da hemşire olmaya karar verip eğitimine devam etmek için New York&#8217;taki Columbia Üniversitesi&#8217;ne gitti.</p>
<p>Amanda&#8217;nın hikayesini çok öğretici buluyorum. Türkiye&#8217;de İmam Hatip liselerinde eğitim görenlerin üniversiteye giriş sınavında son derece ilkel ve absürt bir anlayış ile puanları kırılırken, ABD&#8217;de doğan bir kişi kariyerine din eğitimi ile başlayıp daha sonrasında ise istediği yöne doğru özgürce gidebiliyor. Eğer Amanda Türkiye&#8217;de doğmuş olsa idi, büyük olasılıkla ilahiyat fakültesinin hemen ardından iş hayatına bir &#8220;<em>ev kadını</em>&#8221; olarak atılacaktı&#8230; Ev kadını olmakta bir sakınca yok tabi. Fakat toplumun, insanlar başka bir şeyler olmak isterken onları ev kadını olmaya mahkum eden kısıtlar ve yönetmelikler ile barış içinde yaşıyor oluşunda epey büyük bir sakınca var. Neyse. O konuda birçoğumuz sınıfta kaldık.</p>
<p>Bu da Ryan (çok uzun uğraşlar sonucu bağladığı papyonu ile gurur duyarken):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/03.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ryan bir belgesel yönetmeni/yapımcısı. Örneğin <a href="http://vimeo.com/17693293">yönetmenliğini yaptığı Katrina Belgeseli</a> 2009&#8242;da Zürih Film Festivali&#8217;nde En İyi Belgesel Film dalında ödül almıştı. Papyon konusunu unutacak olursak o da başarılı filan bir abimiz yani.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Amanda ve Ryan&#8217;ın evlilik merasimi ile ilgili en tatlı detay, merasimin Boulder&#8217;a iki saat uzaklıkta, kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağ başında konuşlanmış olan bir şapelde gerçekleşecek olması idi. Şapelin fotoğrafı, muhterem asistanım Duygu insanı kişisi hanımın fotoğraf makinesinden gelsin:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/04.jpg" alt="" border="0" /><br />
<small>© <em>B. Duygu Özpolat</em></small></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Dağ başı derken şaka yapmıyorum, küçücük şapelin girişindeki duvarda aşağıdaki not yer alıyor (&#8220;<em>lütfen kapıyı kapalı tutun, içeri hayvanlar giriyor, teşekkürler</em>&#8220;):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/06.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Şapelin içinde ve evlilik merasimi esnasında hiç flaş kullanmadım (<em>oha meren, kullansaydın bir de? </em>(<em>hanım, bak bu Meren normal olanı yapışını meziyetmiş gibi sunmayı çok iyi biliyor, sonra okuyanlar da başkalarına &#8220;ay Meren mi? çook efendi bir insan, çok da düşüncelii, muniis, kedi böyle&#8221; filan diyollar işte</em> (görüyorum ki Büyük Millet Meclisleri&#8217;ni dolduran kavun, karpuz gibi insanların sık sık üstünden prim yaptığı totolojiden ekmek yemeye çalışan ben olunca hiç acımıyorsunuz :( çok istirham ediyorum))). Flaş kullanmadım diyordum, çünkü takip eden fotoğraflardaki cici tonları, dışarıdaki ışığın aşağıdaki gibi camlardan geçerken uğradığı değişikliklere borçlu olduğumu söylemek üzereydim, ama bir rahat vermediniz:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/07.jpg" alt="" border="0" /><br />
<small>© <em>B. Duygu Özpolat</em></small></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu beyefendi de şapelin müdürü, Sn. Peder Reyis:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/08.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ben onu bu halde, henüz cicili kıyafetlerinin içinde değilken bastığım için aslında bildiğimiz insan olduğunu biliyordum. Dışarıdaki güruh ise bu gerçeği Sn. Peder Reyis Amanda&#8217;nın adını iki kez unutup başka isimler uydurunca anladı. Mükemmel şeyleri sevmiyorum dostum. Arada bir unutacak, yeri gelecek saçmalayacaksın, sonra birbirimizi bağrımıza basacağız ve geçecek.</p>
<p>Evlilik merasiminin müziğini aşağıdaki kişi yapıyordu, çok da iyi güzel bir müzisyen kardeşimizdi kendisi, sonra ona bir ayıbım oldu, ama hemen ardından düzelttim, onu da anlatacağım:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/09.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Merasim tahmin ettiğiniz gibi. Amanda ile Ryan birbirlerine -aslen Amanda&#8217;nın ham altından döverek hazırladığı- yüzüklerini takıp bir takım sözler verdiler (o sırada aklıma <a href="http://meren.org/blog/2010/10/mark-ve-nathan-supurgenin-uzerinden-erkek-erkege-atlamak/">Mark ve Nathan&#8217;ın evlenirken</a> birbirlerine verdikleri sözler geldi, gülümsedim).</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/10.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Sonra annelerinin yakıp ellerine tutuşturduğu küçük mumlar ile üçüncü bir büyük mumu yaktılar. Daha sonra araştırdım bu mum meselesi nedir diye. Meğer küçük mumlar eşleri temsil ederken merasimin bir noktasında bu mumları kullanarak yaktıkları büyük mum büyük bir aileyi ve birlikteliği temsil ediyormuş. Sembolik olarak bu mumu yaktıkları zaman hayatlarını birleştirmiş oluyorlarmış. Mumdan yukarıya doğru çıkan bokehleri ise sonradan fark ettim, kesinlikle yetenek değil:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/11.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amanda merasim boyunca bulutların üzerinde idi. Aşağıdaki fotoğraf da bunun ispatı gibi:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/12.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Sonra gelini öpebilirsin faslı tabi. Bu arada tahmin edebileceğiniz gibi bu fotoğrafları çekerken kimse fotoğrafçıyı beklemiyor. &#8220;<em>Öpüşürlerken, yüzük takılırken fotoğraf çekmek şarttır</em>&#8221; gibi kurallarım yok kat&#8217;iyen, fakat bir anı yakalamak istiyor ve kaçırıyorsanız &#8220;<em>Dostum, ablayı bir daha öpebilir miyiz?</em>&#8221; ya da &#8220;<em>biliyorum yeni taktınız ama şu yüzüklere tüm cemaatin huzurunda bi&#8217; restart atsak?</em>&#8221; demek gibi bir lüksü yok belgesel fotoğrafçısının. Bu yüzden, aşağıda zamanlamanın yanında, fotoğrafın sağ köşesinde Ryan&#8217;ın, sol köşesinde ise Amanda&#8217;nın kız kardeşini de yakalamış olan kritik kompozisyonları istediğim şekli ile yakalamayı becerdiğim zaman çok seviniyorum (hatta öyle bir tatmin ki o sırada kimseye bir şey demeden merasimi terk edip eve filan dönsem yeri (tatmin olunca hep eve döneriz çünkü .. yani ben tatmin olunca dönmeyi düşünüyorum en azından)):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/13.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Sonra Amanda ve Ryan alkış ve tezahüratlar arasında şapeli terk ettiler:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/14.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Meğersem dışarıda, bu merasime dair çektiğim 200 civarında fotoğraf arasında en çok hoşuma gidecek olanı beni bekliyormuştu:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/15.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Rasgele esen rüzgar ile Amanda&#8217;nın gelinliği, kolunu Ryan&#8217;ın sırtına atar. Son derece mahirâne ve alçakgönüllü bir jest. Ya da diğer bir adı ile &#8220;<em>Gelinliğin bu iş tamam hacı ilâmı</em>&#8220;.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu arada son bir olay anlatarak bitirmek istiyorum. Yukarıdaki fotoğraftan sonra otele dönüp parti, yemek, dans olayına girildi. Arp çalan arkadaş ile beraber Çingene Cazı (Gypsy Jazz) icra eden bir grup vardı. Onlar ayrı telden, arpçı kardeşimiz ayrı telden çalıyordu filan. Cazcı kardeşlerden birisi gelip &#8220;<em>fotoğrafçı bey, bizim şöyle bir fotoğrafımızı çekebilir mi acaba?</em>&#8221; diye sordu. İkinci tekil şahıs yerine üçüncü tekil şahıs formunda kurulan soru cümleleri hep kafamı karıştırır. Bocaladığım belli olmasın diye hemen &#8220;e<em>lbette, neden olmasın</em>&#8221; dedim. Cazcı dadaşlar ile fotoğraf çekimi sona erdiğinde merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Fakat tam o sırada bir empati ve sosyal gözlem üstadı (ya da duruma göre &#8216;<em>mağduru&#8217;</em>) muhterem asistanım Duygu insanı kişisi hanım beyler bana son derece ince bir şekilde &#8220;<em><a href="https://www.facebook.com/photo.php?v=2738805143641">neden fotoğrafını çekmiyosun abicim? neden neden düzgün bi&#8217; fotoğrafını çekmiyosun? arpçıya yazık değil mi? orda orda sen neden düzgün bi&#8217; fotoğrafını çekeyim demiyosun adama?</a></em>&#8221; der gibisinden kaş göz işaretleri yapınca ben de merdivenlerden çıkmayı bırakıp insanlığıma geri döndüm.</p>
<p>Nerede bir yaşlı görse gidip &#8220;<em>bi&#8217; fotoğrafınızı çekebilir miyiiim</em>&#8221; diyen Fotokritik fotoğrafçısı misali sual eden gözlerle Arpçıya yanaştım. O da müzisyenlerin o kendilerine has kayıtsızlığı ile kabul etti sağ olsun. Sonra da bunu çektim işte, ve iyi ki de çekmişim (fotoğrafın orijinalını tüm copyright hakları ile beraber ona da gönderdim, fakat bu yazı yazıldığı sırada kendisinden henüz bir ses çıkmamıştı):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/amanda-ryan/17.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Eğer gidip dinlemek isterseniz diye bu arkadaşın şöyle bir kaydını da buldum sizler için: <a href="http://thatharpguy.bandcamp.com/track/innishere-live-at-solid-state-depot">http://thatharpguy.bandcamp.com/track/innishere-live-at-solid-state-depot</a></p>
<p>Hizmette sınır yok.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2012/01/boulder-coloradoda-bir-evlilik-merasimi-amanda-ryan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıradan bir Pazar Günü</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/12/siradan-bir-pazar-gunu/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/12/siradan-bir-pazar-gunu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 03:41:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[meren faktörü]]></category>
		<category><![CDATA[yelkenli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2356</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum. *** Pazar günü vakitlice kalktım. 7 filan gibi böyle. Önce evde biraz çalıştım. Sonra Woods [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Pazar günü vakitlice kalktım. 7 filan gibi böyle. Önce evde biraz çalıştım. Sonra <a href="http://meren.org/blog/2011/11/altin-otu-ile-gelecek-planlari/">Woods Hole&#8217;un sonbaharı</a> içinde birkaç saat bisiklet sürdükten sonra yolda durup kahvaltılık bir şeyler satın aldım ve günün kalanını çalışarak geçirmek üzere laboratuvara yollandım.</p>
<p>Ofise girdikten sonra çantamı ve içinde çörekler olan kese kağıdını masama bıraktım. Tam kahve ve su almak üzere lab&#8217;dan çıkıp mutfağa doğru gitmek üzereydim ki önce montumu filan çıkarıp efendi gibi kapının arkasına asmaya karar verdim (normalde böyle çıkarmayı unutup dışarıdan geldiğim halimle masama oturuyorum, sıcaktan afakanlar basınca da ne var ne yok çıkarıp sandalyenin arkasına asıyorum, onlar da zırt pırt düşüp yerleri temizliyorlar, akşama kadar sinir harbi).</p>
<p>Montu çıkartırken burnuma fena fena kokular geldi. Ortamda kimse olmamasına rağmen böyle bir utanç bastı beni, öyle felaket bir koku. Bir yandan da iki saat bisiklet sürmekle bu kadar terlenir mi filan diye düşünüyorum. Hatta bir noktada acaba ofiste birileri bir şeyler mi kırdı filan diye geçti aklımdan. Burası içi biyolog dolu bir enstitü olduğu için olur olur filan diyorum böyle. Neyse.</p>
<p>Pazar günü nispeten boş olan enstitünün uzun ve karanlık koridorlarından yürüyerek kahve makinesinin de olduğu ortak alana vardım. Kahve makinesin altına koydum bardağı. &#8220;<em>Doldur bakalım bana bir chocolate mocha latte telveli Türk kahvesi</em>&#8221; dedim. Aslında sade kahveden başka bir şey yapmıyor alet, maksat gönüller bir olsun. O kahvemi hazırlarken ben de o sırada bugün ne işler bitireceğimi düşünüyorum. Salı günü yeni nesil dizileme teknolojileri üzerine bir seminerim var. Daha ortada seminer notları yok. Onları filan yaptığımı, herkese her şeyleri ne de güzel anlattığımı düşünüyorum. Sonra seyircilerden zor sorular gelmeye başlıyor. Güzelim seminer heba oluyor. Hayallerimde bile rahat yok. Daha iyi hazırlanmam lazım filan diye terlemeye başlıyorum. O sırada kahve makinesinden &#8220;<em>ustacığım senin karamel kremalı amerikan macchiato über kahvesi hazır</em>&#8221; sesi geliyor. Aldığım gibi odama dönmek için koridora atıyorum kendimi. Zira kahve makinesinin olduğu yerde çok rahatsız edici bir koku var. Kesin birileri çöpe yemek atmış Cuma günü. Hafta sonu temizlikçiler gelmediği için kokmuş bütün mutfak. İnsan bilim ile haşır neşir olunca böyle bulmacaları hemen çözüyor işte. Çat çat. Yemek varmış, bozulmuş, kokuyor. Bitti. İçimden o sorumsuzu karşıma bir alsam ona neler neler söylerim filan diye düşünüyor, o bana ukala ukala cevap vermeye çalıştıkça lafları ağzına tıkıveriyorum (şu güne kadar hayallerimdeki neredeyse bütün tartışmaları kazandığım için antrenmanlıyım, büzülüp kalıyor soysuz karşımda, bir daha olmasın deyip affediyorum). Neyse.</p>
<p>Koridorda tuvaletin yanından geçerken &#8220;<em>dur ellerimi yıkayayım hazır geçerken</em>&#8221; diyerek tuvalete giriyorum. Sürekli bakterilerle çalıştığım için böyle sanki hijyenik filan olmam gerekiyormuş gibi bir kafayı yaşıyorum. Yani bakterilerin çalıştığım kısmı da genetik verileri. Öyle gidip bakterileri ellediğim filan da yok aslında. Maksat obsesiflik olsun.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Ellerimi yıkarken aynada sakallı bir adam var böyle. Birbirimizin farkındayız, fakat aramızda bir mesafe. Pek göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Garip bir çekimserlik, bir utangaçlık hali. Fakat ayan beyan ortada bu adamın bir derdi olduğu. Yüzü ekşimiş böyle; gözlerine bakmaya gerek yok. Neden? Çünkü lanet olası tuvalet leş gibi kokuyor. Aynadaki adam çok müşkül durumda.</p>
<p>Yani burası epey afilli bir enstitü. Tuvaletler filan her zaman çok temiz normalde. Fakat bugün her şey sırf benim çalışma şevkimi kırmak için el ele vermiş sanki. Başarılı olmanı istemiyorlar Meren, başarısızlık tanrıları kan istiyor. Sizi tatmin etmek için daha ne kadar başarısız olmalıyım? Ortada bir eylem de yok daha; yani şu noktada işlediğim sırf düşünce suçundan ibaret. Benim bu soysuzlardan gördüğüm baskı ve şiddetin yanında George Orwell&#8217;in 1984 distopyası Pollyanna&#8217;nın &#8220;<em>çocuklarımız için nasıl bir gelecek istiyoruz?</em>&#8221; kompozisyonu kalır. Bi&#8217; müsaade edin. Aşın bunları artık, açın şu evreni biraz. Yok. Neyse.</p>
<p>Banyodan çıkıyor, koridorda yürümeye devam ediyorum. Beni odama gitmekten kimse alıkoyamaz. Lab benim evimmiş meğersem. Evime gitmeye çalışıyorum. Koridorun sessizliğinde yürürken adımlarımın çıkardığı sesler kalan her şeyi bastırıyor. Neredeyse huzurlu bir atmosfer yakalamak üzereyim böyle. Fakat normalde her adım attığımda duymaya alışık olduğum fırs-fırs / fırs-fırs sesleri yerine fırs-çıpırt / fırs-çıpırt türünden asimetrik bir ses geliyor kulağıma. Şöyle yürürken göz ucuyla aşağıya doğru bakıyorum. Görünen o ki bugün Woods Hole&#8217;da her şey Çarşı, ve hepsi bana karşı: sol ayakkabımın tabanından dışarıya otlar fışkırıyor.</p>
<p>Bir külçe çamur ile yolda ne varsa toplayıp enstitüye getirmişim. Çok sinirleniyorum. Aniden yürümeyi bırakıp görünmez bir futbol topuna vururcasına sallıyorum ayağımı. Merkezkaç kuvvetine karşı koyamayan onlarca irili ufaklı çamur parçası ortalığa saçılıyor. Ayağımı sallarken elimdeki kahvenin bir kısmını da yere döküyorum. İyice sinirleniyorum. Yani ben ne kadar sakin olmaya çalışırsam her şey o kadar üstüme geliyor. Şimdi bu kahveyi böyle yerde bırakmak olmaz. E başlamışken yerleri ve duvarları da temizleyeyim bari; o kadar çamuru öyle ortada bırakacak halim yok. Bu arada, lanet olası koridor var ya, LEŞ GİBİ KOKUYOR ARKADAŞLAR. Bütün enstitünün içine etmiş haydutlar. Boyları devrilsin. Hele şu rezaleti temizleyeyim, hayallerimde hepsinin defterini düreceğim. Neyse.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Tuvalete tekrar girdiğimde ilk girişimde fark etmediğim bir şeyi fark ediyorum. Yerde çamurlu ayakkabısı ile dolaşmış birisinin adımları var. Artık nasıl &#8220;<em>çalışmaya geldim ben</em>&#8221; diye göğsümü gere gere yürüyordu isem kendi pisliğimi görmemişim. Tamam, bu çamurlu izler bana ait. Ama çamur da böyle bir fazla <em>killi</em> gibi sanki. Böyle bir acayip bir kahverengi. Sarımtrak filan böyle. Mendebur sanki çamur değil de, &#8230;<em>tam bu sırada</em> kafamda bir jeton Inception&#8217;daki minibüsün köprüden düşüşü gibi ağır çekimde düşmeye başlıyor. Ben elimde kahve fincanı ve su kabı ile tuvaletin girişinde ayakta duruyorum. Ağzım hafif açık, sol gözüm seğiriyor. Seğiriyor, çünkü hayatımın son on dakikasından kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçiyorlar. Ofis, mutfak, tuvalet derken kötü kokunun gittiğim her yerde olması, koridordaki görünmez futbol topu, attığım voleler ile ortalığa saçılan <em>çamurlar</em> &#8230;</p>
<p>Eğilip daha yakından incelediğimde yüzüme Saruman&#8217;ın kulesinden Ent&#8217;lerin yıktığı barajı gördüğü andaki gibi bir ifade oturuyor. Büyük bir naiflik ile çamur sandığım şey aslında lanet olası bir köpek kakası. Aklıma <a href="http://tinyurl.com/6pns2c8 ">o an giymekte olduğum spor ayakkabıları</a>nı alırken labirent gibi olan tabanlarına bakıp &#8220;<em>hehe ne de güzel tırtıklı ki bu</em>&#8221; derkenki şenliğim geliyor. Bir elimde kahve fincanı, diğer elimde su kabı var. Yani iki elim de dolu olmasa basacağım tokadı kendime.</p>
<p>İlk şoku atlattıktan sonra elimdekileri bir kenara bırakıyor ve söylene söylene ayakkabıyı ayağımdan çıkarıyorum. İnsanlar ellerini yıkadıktan sonra kurulamak için kullansınlar diye orada duran peçetelerle silmeye başlıyorum altını. Ayakkabı olmuş yarım kilo. Öyle böyle değil. Bir yandan çaresizce aralara sıkışanları çıkarmaya çalışırken bir yandan da histerik şekilde yerlere bakıyorum. Kahverengi izler her yerde. O sırada aklıma koridor geliyor. Çıpır çıpır ortalığa saçılan çamurlar&#8230; Zincirleme küfür tamlamaları yankılanıyor tuvaletin duvarlarında. Ve koku &#8230;. koku dayanılmaz boyutta dostum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Neredeyse 20 dakikalık bir uğraşın ardından ayakkabının altının <em>kabasını</em> temizliyorum. Bir elimde bir avuç peçete, diğer elimde ayakkabı, seke seke koridora çıkıyorum. Koridoru temizledikten sonra ofise dönüp ayakkabının incesi üzerine çalışacağım. O sırada çok tarihi bir an yaşanıyor: bir avcı edası ile iz süren bina sorumlusu yerdeki ayak izlerine baka baka diğer ucundan koridora giriyor. Henüz beni görmüş değil. Acaba bir Cüneyt Arkın hamlesi ile kendimi banyoya geri atabilir miyim? Saçmalama Meren. Sen saçmalama. Şu noktada her şey mübah. Adam ileride bir yerde duruyor. Kafasını yavaş yavaş kaldırdığında göz göze geliyoruz. Fal taşı gibi gözlerle az önce yere döktüğüm kahvenin yanında çömelmiş vahşi bir hayvan gibi göründüğüme eminim. National Geographic sunucusu bu tarihi buluşmanın büyüsü bozulmasın diye fısıldayarak anlatmaya devam ediyor: <em>&#8220;günde iki kez kahve birikintisini ziyaret eden Meren hayvanı için koridorlardaki yırtıcılardan kurtulmak, tedirgin yüz ifadesini gizlemek için uzattığı sakallarının tasarrufundadır&#8221;</em>. Bu şüphesiz Meren hayvanının bittiği andır sayın dinleyenler.</p>
<p>Yüzünde bir soru işareti ile yanıma kadar gelen temizlik görevlisi sonunda &#8220;<em>bu yerdekileri sen mi yaptın?</em>&#8221; diye soruyor. Durur mu bunu duyan Nasreddin hoca, yapıştırmış tabi hemen cevabı: &#8220;<em>yok, ben yapmadım, ama buralara taşıyan benim</em>&#8221; (sitcom kahkahalarından bir bukle).</p>
<p>Kendisine durumu becerebildiğim kadarı ile açıklıyorum. Şöyle oldu da böyle oldu da, insanlar köpeklerinin arkasından nasıl temizlemezler anlamıyorum da. Boş gözlerle beni izlerken içinden de saydırıyor muhtemelen haklı olarak. İzleri ta birinci kattaki ana girişten beri takip ediyormuş. Gitmeden hemen önce &#8220;<em>sen uğraşma, pazartesi günü hizmetliler temizler</em>&#8221; diyor. Kafa sallıyorum, fakat buraları bu şekilde bırakmam mümkün değil.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Seke seke lab&#8217;a döndüğümde ayakkabının inceleri üzerinde çalışmaya başlıyorum. Mutfaktan kaptığım bir meyve bıçağı ile lavabonun akan musluğunun altında detay çalışıyorum. İlkokuldaki resim öğretmenim görse gurur duyar. Bu arada bu noktada ayakkabıya harcadığım toplam süre 45 dakikayı geçmiştir yani. Ve en azından bir o kadar daha var. O sırada kendi kendime neden ayakkabıyı çöpe atmak yerine bu kadar uğraştığımı sormaya başlıyorum. Artık çocuk değilim halbuki; nasıl harcayacağıma kendimin karar verdiği bir gelirim var. Eve gittiğimde annem geçen hafta pazardan aldığımız çakma spor ayakkabılarını fisbal maçında rezil ettiğim için kafamda paralamayacak&#8230; Ama yok. Orada lavabonun başında kendimi paralıyorum elin köpeğinin ettiği yüzünden. Kimileri ayakkabısız geziyor. Kimileri bu pisliğin içinde yaşıyor. Ben de bir insan böyle, az önce kelimenin sözlük anlamı ile boka basmış, çocukluğundan kalan ayakkabı hikayelerinin etkisinde harcadığı emeğin ayakkabının fiyatını çoktan geçtiği çaresiz bir savaş veriyorum. Travmalar, travmalar.</p>
<p>Ama bir şey söyleyeyim. Bu durum, yani bana verilen maaşı bir aydaki toplam iş saati sayısına böldüğüm durumda, bu ayakkabıya harcadığım sürede kazandığım paranın aslında bu ayakkabının ederinden daha fazla olduğunu idrak edip temizlemekle daha fazla uğraşmak yerine onu çöpe atma fikri aklıma makul bir alternatif olarak geldiğinde, bu düşüncenin temelindeki bir şeylere dair hissettiğim tiksinti, neredeyse o sırada haşır neşir olmak zorunda kaldığım pisliğe duyduğum tiksintiyi geçti. <em>Bu ayakkabı hiçbir yere gitmiyor. Gerekirse iki saat daha harcayıp onu pırıl pırıl yapacaksın. Onu çöpe atmayarak güya cebinde kalan parayı da <a href="https://www.doctorswithoutborders.org/donate/onetime.cfm?">Sınır Tanımayan Doktorlar&#8217;a bağışla</a>yacaksın. Yıkıl şimdi karşımdan. Şımarık piç seni.</em></p>
<p>Ondan sonrası meditasyon gibiydi zaten. Köpeğin sahibine ve içinde bulunduğum duruma olan kızgınlığım filan geçti. Teslim oldum. Eğer kainat beni köpek kakası ile eğitmek istiyorsa bana pok yemek düşerdi. Elimde meyve bıçağı en ince detaylarına kadar her yerini temizledim ayakkabının. Üstüne metil alkol ile temizledim bir de. Sonra kazağımın altındaki tişörtü çıkarıp yer bezi yaparak metil alkol şişesi elimde lab&#8217;ın yerlerini ve koridoru temizledim. İnsan dizlerinin üzerinde adımlarını geriye doğru takip ederken çok şey öğreniyor hayata dair. Mesela yürürken de amma çok adım atıyormuşuz meğer. Gören de bir yere gittiğimizi sanır.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Koridor bittiğinde meditasyon halinden çıkmış gerçek dünyaya geri dönmüştüm. Ancak ondan sonra kokunun hala sürmekte olduğu gerçeği bana garip gelmeye başladı. Aşağı eğilip kokunun kaynağını tespit etmeye çalışırken bir de ne göreyim, pantolonumun paçasının arka tarafı olduğu gibi batmış. Ayakkabı filan tamam da, oraya nasıl gelmiş olabilir anlamıyorum. Üstüne bunca zaman gözümden kaçmış. Apar topar pantolonumu çıkardım ve lavaboda paçasını yıkamaya başladım. Bu sırada koridorda yürüyen birisinin sesini duyduğumu sandım. Panik oldum. Suyu kapattım hemen. Evet, birisi yürüyordu. Yanında dikildiğim ve koridora açılan kapının yarısı buzlu cam böyle. <em>Yürüyen kişi Meren&#8217;in kapısının önünden geçerken donu ile orada dikilen bir beden görür, Pazartesi günü bu enteresan gözlemi lab&#8217;ındaki insanlarla paylaşır, olaylar gelişir</em>. Rüya görüyor olsak burası &#8220;<em>Hayıııır</em>&#8221; diye kan ter içinde uyandığımız yer yani.</p>
<p>Kapının önünden çekildim hemen. Hatta korkumdan taa masamın arkasına kadar gittim. Böyle Breaking Bad isimli dizinin <a href="http://i.imgur.com/9pGOZ.jpg">afiş</a>indeki kimyager gibi iç çamaşırımla dikiliyorum. Elimde silah yerine paçası köpek kakalı ıslak bir pantolon var.</p>
<p>Adımlar kapının önünde yavaşlayınca bu işin kapının açılmasına kadar varacağını anladım. Victor kapıyı açtığında sandayesine oturup vücudunun donkilot kısmını başarıyla masanın altına saklamış bir Meren gördü. &#8220;<em>N&#8217;aber Meren</em>&#8220;. Lan. Ne diyeyim ben sana şimdi? &#8220;<em>İyidir Viktırcığım, sen gelmeden önce pantülümü yıkıyordum şu yanındaki lavaboda</em>&#8220;&#8230; Demedim tabi öyle. Konuşmama hakkımı kullandım. Burada öyle hakları var insanların. Yüzümde son derece saçma bir ifade var muhtemelen. Benden bu soruya bir yanıt çıkmayacağını anladı çocuk. &#8220;<em>Ee, yelkenliyi aldınız mı?</em>&#8221; dedi.</p>
<p>Ben orada muhtemel bir cinsel taciz davasını masam ile örtmeye çalışıyorum, adam bana yelkenli diyor.</p>
<p>Bu arada evet, buradaki Fransız bir arkadaşla kafa kafaya verip yelkenli almaya karar verdik. Tam istediğimiz gibi bir tanesini de bulduk; hem de tam tamına 1 dolara (burada insanlar kullanmayacakları yelkenlilerin kış barındırma masrafı ile uğraşmamak için bedavaya veriyorlar böyle). &#8220;<em>Durumu iyi, ama biraz bakıma ihtiyacı var</em>&#8221; demişti yelkenlinin sahibi, biz de &#8220;<em>ne olacak, bakıma ihtiyacı varsa bakımını yapıveririz</em>&#8221; diyerek 150 kilometre uzaktaki yelkenliye bakmaya gitmiştik. Fakat yelkenliyi gördüğümüzde hayallerimiz suya düşmüştü. Zira &#8220;<em>biraz bakıma ihtiyacı var</em>&#8221; denilen yelkenlinin içinde biriken yağmur suyu altından sızıyordu. Durumun vahametini Loïs&#8217;in &#8220;<em>abi o ayağındaki köpek kakası mı?</em>&#8221; dercesine bakan mahzun gözlerden okuyabilirsiniz (adam geleceği görmüş):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/boat/photo-5.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Çok fazla bakıma ihtiyacı olması dışında yelkenli tam istediğimiz gibiydi aslında..</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/boat/photo-4.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a href="http://mbl.edu">Enstitü</a>deki biçok kişi gibi Victor da bir Fransız ve bir Türk&#8217;ün giriştiği fıkra gibi yelkenli macerasından haberdardı. Dolayısıyla yelkenliyi sorması son derece mantıklı idi, ama zamanlama konusunda çok ciddi sıkıntılarımız vardı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Victor alamadığı yanıtların şaşkınlığı ile odayı terk ettikten sonra apar topar pantolonu yıkamaya devam ettim. Nafile idi. Hayatta yapabildiği tek dişe dokunur iş klavyenin düğmelerini dövmek olan hanım evladı ellerim saatlerdir ayakkabı temizleyerek, yerleri silerek, pantolon çitiliyerek dermansız kalmış, derisi ise alkol, sabun ve sıcak suyun etkisi ile müşamba gibi olmuştu.</p>
<p>Ayakkabıyı bir poşetin içine koydum. Islak pantolonu ise başka bir poşetin içine koydum. Dahiyane bir çözüm ile yağmurluğumu kollarından belime bağlayıp, ön taraftan da fermuar ile olduğu kadar ilikledikten sonra bisikletime atladığım gibi yalınayak bir şekilde buz gibi havada pedal çevirmeye başladım. Bir İskoç asaleti ile döndüm eve. Mahalleli gaydalar eşliğinde karşılasa yeri vardı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Aynı gece bir akşam yemeğine davetliydim işte. Bari duş alırken küvetin içine oturup ağlayayım da bu güzide güne alternatif sinemaya yaraşır bir kapanış aşkedeyim diye hayaller kurarak banyoya girdim. O bile olmadı. Bugün bana başarıların en küçüğü bile haramdı.</p>
<p>Akşam yemeğine gittiğim evin kapısından girdiğimde Shawshank Hapishanesi isimli filmde kanalizasyon sularının içinden özgürlüğe kulaç atmış Andy Dufresne gibiydim. Banyomun yağmurlarında yıkanıp da gelmiştim.</p>
<p>Ev sahibi yemeğe başlamadan hemen önce &#8220;<em>ee, günün nasıldı Meren?</em>&#8221; diye sordu.</p>
<p><em>Cevab veremedi.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/12/siradan-bir-pazar-gunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konuk Fotoğrafçı: Sezay Özbal, &#8220;Kürt Göçü&#8221;</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/12/konuk-fotografci-sezay-ozbal-kurt-gocu/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/12/konuk-fotografci-sezay-ozbal-kurt-gocu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Dec 2011 04:38:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Fotoğrafçı]]></category>
		<category><![CDATA[ırak]]></category>
		<category><![CDATA[konuk fotoğrafçı]]></category>
		<category><![CDATA[kürt göçü]]></category>
		<category><![CDATA[saddam]]></category>
		<category><![CDATA[sezay özbal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2346</guid>
		<description><![CDATA[Meren&#8217;in Fotoğraf Günlüğü, dördüncü konuk fotoğrafçısını takdim etmekten gurur duyar! Bu seferki konuğum Sezay Özbal. Kendisi 90&#8242;lı yılların başında Saddam&#8217;ın zulmünden kaçan Kürt&#8217;lerin dramının yer aldığı, ilk kez gün ışığına çıkan diaları ile aramızda. Fotoğraflar elime ulaştığında o günleri kaçırmış ya da o yıllarda çok genç olduğu için olan biteni tam olarak idrak edememiş kişilere bölgenin yakın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Meren&#8217;in Fotoğraf Günlüğü, dördüncü <a href="http://meren.org/blog/category/konuk-fotografci/">konuk fotoğrafçı</a>sını takdim etmekten gurur duyar!</p>
<p>Bu seferki konuğum Sezay Özbal. Kendisi 90&#8242;lı yılların başında Saddam&#8217;ın zulmünden kaçan Kürt&#8217;lerin dramının yer aldığı, ilk kez gün ışığına çıkan diaları ile aramızda.</p>
<p>Fotoğraflar elime ulaştığında o günleri kaçırmış ya da o yıllarda çok genç olduğu için olan biteni tam olarak idrak edememiş kişilere bölgenin yakın tarihinden bir kesiti olay yerinden fotoğraflar ile sunmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Ayrıca Irak&#8217;taki Kürt nüfusunun ilk Körfez Savaşı&#8217;nın üzerinde önemli bir iz bıraktığı tarihine dair araştırmalar yürüten akademisyen ve gazetecileri Sezay Özbal&#8217;ın eşsiz arşivinden haberdar etmek gibi bir sorumluluğu yerine getiriyor olmak benim için önemli bir motivasyon oldu.</p>
<p>Evvela Sezay Özbal&#8217;a, daha sonra da o döneme dair kısa bilgiler aktardıktan sonra fotoğraflara geçeceğim. Eğer herhangi bir sebeple Sezay Özbal ile iletişime geçmek isterseniz beni aracı olarak kullanabilirsiniz. Ayrıca kendisinin de yazıya gelen yorumları takip edeceğini tahmin ediyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sezay Özbal mesleğe 80&#8242;li yılların başlarında Hürriyet Gazetesi ile adım atmış emekli bir gazeteci. Özel televizyon kanallarının yayın hayatlarına başlamaları ile birlikte 1993 yılından 2006 yılına kadar çeşitli televizyon kanallarının haber merkezlerinde görev yapmış. Haber editörü olarak çalıştığı CNN TÜRK&#8217;ten 2006 yılında emekliye ayrılmış.</p>
<p>Kürt göçünü belgeleme işine dahil oluşu Körfez Savaşı döneminde çalıştığı Hürriyet Gazetesi günlerine uzanıyor. Kürt göçünün başlamasıyla birlikte Özbal bölgeye gönüllü olarak gitmiş. Göçün her safhasını iki ay boyunca görüntüleyip, geriye binden fazla fotoğraf ile dönmüş. Bu yazı içerisinde o fotoğraflardan birkaç tanesi yer alıyor. Özbal&#8217;ın arşivinin önemine dair fikir vereceğini tahmin ediyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Şimdi biraz tarihçe.</p>
<p>Nedenleri ve diğer sonuçları bu yazının bağlamının dışında kalan 1991 Körfez Savaşı&#8217;nın neticesinde Güney ve Kuzey Irak&#8217;ta Baas Partisi rejime karşı halk ayaklanmaları başlamıştı.</p>
<p>Savaş başladıktan bir ay sonra, Şubat 1991&#8242;de, dönemin ABD başkanı olan George H. W. Bush, hani daha sonra demokrasinin nasıl bir şaka olduğunu hatırlatırcasına oğlu da ABD&#8217;ye başkan seçilen ve Irak Savaşı üzerinden ABD&#8217;nin bölgedeki etkinlik yarışının ikinci perdesinin yönetmenliğini yapan &#8216;baba Bush&#8217;, şu meşhur sözleriyle Irak halkını açıkça ayaklanmaya davet ediyordu:</p>
<blockquote><p>&#8220;Akan kanı durdurmanın bir yolu daha var, ve bu da Irak ordusu ve halkının kontrolü kendi eline alıp diktatör Saddam Hüseyin&#8217;in kenara çekilmesini sağlamaları&#8221;</p></blockquote>
<p>Bunun doğal bir sonucu olarak Irak&#8217;taki milyonlarca insan o sırada Irak&#8217;ı bombalamakta olan ABD&#8217;nin kendi saflarında olduğu durumda Saddam&#8217;dan kurtulmalarının mümkün olduğuna inanmakta güçlük çekmedi.</p>
<p>Özellikle Mart ayında Irak Ordusu&#8217;nun Irak&#8217;ın çeşitli yerleri ve Kuveyt&#8217;te gerçekleşen çatışmalarda ABD&#8217;nin önderliğindeki koalisyon kuvvetleri karşısında hezimete uğramış olması ülkenin güneyinde olduğu gibi kuzeyinde de bir umut havası yarattı. Çok kısa bir süre içerisinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde o dönem güçlerini birleştiren Mesut Barzani ve Celal Talabani&#8217;nin peşmerge kuvvetleri önderliğinde Baas rejimine karşı geniş katılımlı ayaklanmalar baş gösterir oldu. Lakin bu ayaklanmalar -o dönem nispeten beklenmedik bir biçimde- Irak Cumhuriyet Muhafızları&#8217;nın atik ve şiddetli müdahaleleri ile karşılaştı. Saddam&#8217;a bağlı kuvvetlerin isyanlara verdiği karşılık kaçan halkın üzerine helikopterlerden gaz yağı döküp insanları ateşe vermekten, yaralananların gittiği hastaneleri bombalamaya kadar son derece rahatsız edici bir yelpazede hayat buldu. Bununla beraber ABD&#8217;nin başta çeşitli seviyelerde ima ettiği destek bir türlü gelmiyordu. Zira özellikle Türkiye&#8217;nin parçalanacak bir Irak&#8217;tan duyduğu korku ve bu konudaki diplomatik baskısı, ABD hükumetinin Kürt&#8217;lerin bağımsızlıklarını ilan edişleri ile sonuçlanabilecek isyanlara destek olma konusunda geri adım atmasına ve Saddam&#8217;ın ayaklanmalara verdiği yanıt esnasında on binlerce kişinin ölümüne göz yummasına yetti.</p>
<p>ABD&#8217;nin bu geri adımı ile bölgedeki bir diktatöre karşı başlayan ayaklanmalar, aniden son 50 yılın en büyük göçüne dönüşüyordu.</p>
<p>Sadece Mart ve Nisan aylarında iki milyona yakın Kürt, bir anda hayatlarının bir parçası olan savaşın yıkıntıları arasında Irak&#8217;ın kuzey sınır komşuları olan Türkiye ve İran&#8217;a doğru kaçmaya başladı. Birleşmiş Milletler, ABD, Türkiye ve İran&#8217;ın olayı kontrol altında tutma noktasındaki acemilikleri, devlet menfaatleri arasında sıkışıp kalmış olan halkın çilesini perçinledi. Göç esnasında büyük çoğunluğunu çocukların oluşturduğu binlerce kişi gerek hava koşulları, açlık, susuzluk ve göçün sebep olduğu sağlık problemleri, gerekse ordu helikopterlerinin zaman zaman sivil kalabalığa ateş açması sonucunda öldü. Birleşmiş Milletler verileri üzerinden yapılan tahminlere göre 1991 yılının bir bölümünde günde ortalama 2,000 Kürt hayatını kaybediyordu.</p>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü&#8217;nün 1992 yılında yayınladığı raporda da burada verdiğim özet ile örtüşen bilgiler ve fazlası yer alıyor. Dili İngilizce, fakat yine de okumaya devam etmek isteyebilecekler için bağlantısını vermek istiyorum: <a href="http://www.hrw.org/reports/1992/Iraq926.htm">http://www.hrw.org/reports/1992/Iraq926.htm</a></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Tüm bunlar yaşanırken Saddam&#8217;dan kaçıp Türkiye sınırına gelen, Türkiye sınırından alınıp &#8216;güvenli bölgelere&#8217; taşınan, daha sonra Kuzey Irak&#8217;ta güvenliğin sağlanmasının ardından önce Silopi&#8217;deki Hac Konaklama Tesislerine, oradan da kamyonlarla Irak&#8217;a taşınan insanların yaşadıklarını tam olarak aktarmak, hele de bunu birkaç fotoğraf üzerinden yapmak elbette mümkün değil. Yine de bir fikir verebilirsem görevimi yerine getirmiş hissedeceğim.</p>
<p>Aşağıda izleyeceğiniz tarihi fotoğraflara yer yer yazdığım kısa açıklamalar ve şahsi düşüncelerim eşlik ediyor.</p>
<p>Yazının kalan kısmını Özbal&#8217;ın hatırına fotoğraflara bakıp metinleri es geçmek sureti ile tamamlamak serbest.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İlk fotoğraf Kuzey Irak&#8217;tan. Fotoğrafa bakarken fotoğraf üzerindeki &#8220;SADDAM WELCOMES COL DELK AND THE 18TH MP BDE TO IRAQ&#8221; yazısı dikkatimi çekti. Yazının Türkçe&#8217;si yaklaşık olarak şöyle bir şey: &#8220;<em>Saddam Albay Delk ve on sekizinci jandarma tugayına hoşgeldiniz diyor</em>&#8220;.</p>
<p>Delk&#8217;i biraz araştırınca Kuzey Irak&#8217;ta Türkiye sınırına epey yakın olan Duhok civarında görevli bir albay olduğunu öğrendim. Göç sonrası bölgenin güvenliğini sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler askeri tugaylarından birisinin başında imiş. Hatta o dönemden kalma gazete haberlerinde olan bitene dair açıklamalarına <a href="http://tinyurl.com/co8r2jk">rastlamak</a> mümkün. Tek bir fotoğraf ile belgelenen detayların her biri üzerinde saatler harcamaya değer.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/01.jpg" alt="" border="0" /><br />
<br class="break" />01, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Saddam&#8217;ın güçleri tarafından evleri başlarına yıkılan insanların manzarası. Kalıp yıkıma şahit olanların çaresizliği de en azından göçenler kadar iç karartıcı görünüyor. Fakat yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmanın sıkıntısı, geride kalanların sıkıntısından biraz daha ağır olabilir.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/02.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />02, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Zap Suyu Köprüsü, kâh traktörlerin ve kamyonların arkasında, kâh yürüyerek gerçekleşen göçün önemli dar boğazlarından birisi olmuş. Kalabalık bir insan grubunu taşıyamayacak durumda olan tehlikeli köprüyü ancak beşerli-onarlı gruplar halinde geçmek mümkün olduğundan Özbal&#8217;ın fotoğrafının ana temasını bekleyen insanların oluşturduğu büyük kuyruk teşkil ediyor.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/03.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />03, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fakat bekleyişin ve yığılmanın vardığı asıl nokta yukarıdaki fotoğraftan sadece birkaç saat sonra çekilmiş olan aşağıdaki fotoğrafla ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu kadar kalabalık topluluklara bakarken insan o kalabalığı meydana getiren her kişinin aslında bağımsız bir birey olduğunu unutur gibi oluyor bence. Nasıl ki İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda ölen sivillerin sayısını &#8220;<em>35 milyon</em>&#8221; diye yuvarlamak kimseyi pek rahatsız etmiyorsa, şu kalabalıktaki insanların her birinin bir insan olduğu fikrine yabancılaşmak ve Kürt Göçü deyip geçtiğimiz bu deneyimin ne kadar çok hayat üzerinde ne kadar büyük izler bıraktığını unutmak pek kolay.</p>
<p>Halbuki o yuvarlanıverilen küsuratlar hayatta olsalar da hayatta olmamak ne demek bi&#8217; anlatsalar.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/10.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />04, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu yazı üzerinde çalışırken göç esnasında sınırları geçenlerin en büyük problemlerinden birisinin de kara mayınları olduğunu şaşırarak öğrendim. Göç esnasında mayınlar yüzünden çok can kaybı yaşanmış. Özbal&#8217;ın fotoğrafı topraktan patlamadan çıkarılmış kara mayınlarının yanından yürümekte olan insanları belgeliyor.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/04.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />05, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İnsanların çadır kurup kamp yaptıkları alanlardan birisi. Battaniye ile, çarşaf ile kurulmuş çadırlar.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/05.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />06, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ne kadar sağlıklı olduğu renginden tahmin edilebilecek bir su birikintisinin çevresine doluşmuş kadınlar sudan istifade ediyorlar. Kimisi çamaşır yıkıyor, kimisi bulaşık. Özbal e-postasında sol alt köşede bağırsak temizleyen kadına dikkat çekmiş. Temiz su sıkıntısı bakteriyel enfeksiyonların özellikle çocuklar arasında yayılmasına ve her gün onlarca çocuğun dizanteri yüzünden hayatını kaybetmesine neden olmuş..</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/07.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />07, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Aşağıdaki çocuğun giydiği kazak bu trajedinin aslında ne kadar yakın bir geçmişe ait olduğunu hatırlattı bana. Aşağı yukarı 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu çocuk neden bir parçası olduğu hakkında muhtemelen hiçbir elle tutulur fikir üretemediği bu keşmekeş içinde hayatta kalma mücadelesi verirken, benim bu anlardaki en önemli problemim Ankara&#8217;daki sıcak evimde sevmediğim bir yemeğin pişiyor olması ihtimali filan idi büyük olasılıkla. Eğer hayatta ise, aşağıdaki kardeşim ile dertlerimizin bugün de çok farklı olduğunu tahmin ediyorum. Bambaşka hayatlar yaşamış olmamız ikimizin de suçu değilken, onun açıkça bir özrü hak ediyor olması ve fakat bu tip haksızlıkların telafisi ile ilgilenen hiçbir merci olmadığı gerçeği bu evrenin kabullenmesi güç bir fenomeni.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/08.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />08, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Aşağıdaki fotoğrafta yer alan her bir yüz ayrı bir karamsarlığın ifadesini taşıyor. Daha genç yaşlarımda şu an çok utandığım bir konformizm ile zor yaşam koşulları içerisindeki insanların neden çok çocuk sahibi olduğunu sorguladığım, suçu biraz da o insanlarda aramaya çalıştığım günler oldu. Yaşlandıkça görüşlerim değişti, fakat utancım baki.</p>
<p>Bu insanlar zorunlu göç yollarına düşmeden önce de huzur içerisinde değillerdi. Bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede, yatırım yapılmayan bir yörenin iş ve eğitim olanaklarından uzak hayatlar süren insanları idi bu insanlar.</p>
<p>Hasbelkader dünyanın savaşlar ve açlığın kol gezmediği bir köşesinde, temel yaşam özgürlükleri elinden alınmış bir azınlık yerine statükonun sırtını yasladığı bir çoğunluğun parçası olarak dünyaya gelmiş olan, makul karşılıklar ödeyerek eğitim alıp ve hatta belki de sevdiği bir işi yapacak kadar talihli olan bireyleri için &#8220;<em>yaşıyor olma deneyiminin</em>&#8221; mükafatı, çevrelerindeki birçok kaynaktan temin edilebilen, neredeyse rutin bir keyif iken bu fotoğraflarda rastladığınız insanların yaşamlarına anlam katmak için yapabildikleri tek şeyi yapıyor olmalarına burun kıvırmak, şüphesiz son derece aşağılıkça bir tavır olurdu.</p>
<p>Fakirliğin ve çaresizliğin kol gezdiği coğrafyalarda nüfus artışının daha hızlı olmasına anlam veremiyorsanız, belki siz de olaya bu açıdan bakmayı denemelisiniz.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/09.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />09, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yardım malzemeleri taşıyan bir kamyonun etrafına doluşmuş insanlar. Yine kalabalık.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/13.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />10, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Aşağıdaki fotoğraf Özbal&#8217;ın dijital ortama aktararak bana gönderdiği fotoğraflar arasında beni en çok etkileyen fotoğraflardan birisi oldu.</p>
<p>Bu koşullar içinde yaşam mücadelesi veren, kış ve çamur içinde yalın ayak yol kateden bu kadınları gülümserken görmek insanı karmaşık duygulara gark ediyor.</p>
<p>Ne olursa olsun insan canlısını o kadar da küçümsememek lazım işte.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sezay-ozbal/12.jpg" alt="" border="0" /><br class="break" />11, © Sezay Özbal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: left;">Sezay Özbal bu sıralar eski yıllardan kalma dia&#8217;larını tarayıp dijital ortama aktarmakla meşgul. Eğer uğrayıp bir merhaba demek isterseniz, kendisinin  <a href="http://sezayozbal.blogspot.com">http://sezayozbal.blogspot.com</a> adresinde bir web günlüğü de var.</p>
<p style="text-align: left;">Aramızda geçen e-posta trafiğinin bir noktasında dijital çağ oyuncakları ile pek arası olmadığını itiraf etti. Biraz da bu sebeple dia&#8217;ları dijital ortama aktarma çilesine katlandığı için kendisine fazladan bir teşekkür borçluyum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/12/konuk-fotografci-sezay-ozbal-kurt-gocu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altın Otu ile Gelecek Planları</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/11/altin-otu-ile-gelecek-planlari/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/11/altin-otu-ile-gelecek-planlari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Nov 2011 06:09:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben Bugün Bunu Çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[85mm f/1.4]]></category>
		<category><![CDATA[bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[nathan]]></category>
		<category><![CDATA[sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[woods hole]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2329</guid>
		<description><![CDATA[Bisikletmin tekerleği patladığı için uzun süredir işe yürüyerek gidiyordum. Bu süreçte yürüme yolu olarak doğanın içinden giden bisiklet yolu yerine araba yolunu tercih ettiğim için, üstüne hafta sonları da dahil olmak üzere laboratuvarı gece 9-10&#8242;dan önce terk etmediğim için, koskoca sonbaharı kaçırmışım. Bugün lab&#8217;dan hava aydınlıkken çıktım, eve gelip bisikletimin tekerleğini tamir ettim ve uzun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bisikletmin tekerleği patladığı için uzun süredir işe yürüyerek gidiyordum. Bu süreçte yürüme yolu olarak doğanın içinden giden bisiklet yolu yerine araba yolunu tercih ettiğim için, üstüne hafta sonları da dahil olmak üzere laboratuvarı gece 9-10&#8242;dan önce terk etmediğim için, koskoca sonbaharı kaçırmışım. Bugün lab&#8217;dan hava aydınlıkken çıktım, eve gelip bisikletimin tekerleğini tamir ettim ve uzun bir süre sonra ilk kez bisikletimi bisiklet yoluna doğru sürerken, doğanın ayaklarımın altına kilim gibi serildiğini görüp eve döndüm ve fotoğraf makinemi aldım.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-1.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ev demişken, geçtiğimiz süreçte daha önceki günlük yazılarından <a href="http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/">birisinde</a> bahsettiğim evden çıkıp laboratuvarıma daha yakın bir eve taşındım. Zaten o yüzden bisikletimin tekerleği o kadar uzun süre patlak kalabildi; artık laboratuvara yürüyerek gidebildiğim için, bisiklet de zaruri bir araç olma niteliğini kaybetti (hem artık market alışverişi yapmadan yaşamayı da öğrendim, şu <a href="http://tinyurl.com/7b9u45u">pilav yapan aletler</a>den aldım bir tane, sabah akşam pilav yiyorum, bence süper fikir, kim düşünmüşse çok aferim).</p>
<p>Bu evi bir ev arkadaşı ile paylaşıyorum. Kendisi kuantum fiziği üzerine yıllarca çalıştıktan sonra &#8220;<em>bundan sonra başka bir adam olacağım, <a href="http://www.youtube.com/watch?v=jfGKJW20f3A">atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun</a></em>&#8221; diyerek akademiyi geride bırakıp çat diye <em>balıkçı</em> olmuş birisi. İsmi Nathan. Çok da iyi bir balıkçı bu arada. Evin duvarlarında üstünde kendi boyunda balıkların yanında çekilmiş fotoğrafları olan gazete sayfalarına rastlamak mümkün, yine de ilk tanıştığımızda büyüklük bende kalsın diyerek dilediği taktirde <a href="http://meren.org/blog/2010/09/balik-tutarak-kuculmek/">balıkçılık konusundaki tecrübelerim</a>den çekinmeden faydalanabileceğini söyledim (hehe). Birkaç saniyelik South Park sessizliğinin ardından teşekkür etti. Nazik bir arkadaşımız kendisi. Bir ara sırf onun üzerine bir fotoğraf projesi yapacağım için fazla detaya girmiyorum.</p>
<p>Evimizi elektrikle değil, Nathan&#8217;ın bölgede ağaç kesen ekipleri takip edip pikapının arkasında evin bahçesine taşıdığı odunlarla ısıtıyoruz. Bu yüzden bacamız tütüyor.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-2.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Nathan&#8217;ın biriktirdiği odunların da şakası yok. Evin çevresinde bilimum odun öbeklerine rastlamak mümkün. Bu arada daha önce hiçbir fikir sahibi olmadığım bir konuda yeni şeyler öğreniyorum ben de. Mesela evin içinde iki haftalık odun stoku bulunduruyoruz, kullandıkça dışarıdan yenisini getiriyoruz. Böylece şömine yanarken dışarıda aylarca beklemiş olan nemli odunlar yanma sıraları gelene kadar kuruyorlar. Bu sayede hem evin nem dengesi korunuyor, hem de kuru odunlar geride daha az kül bıraktıkları için şömineyi temiz tutmak daha kolay oluyor filan.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-3.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu arada şömine de epey afilli. Öyle Amerikan filmlerinde zengin beyefendi ile zevcesinin dağ evlerinde karşısında şampanya tokuşturdukları, önünde ayı postu serili şömineler gibi değil (ona buna gidip &#8220;<em>ee, şömineli eve çıkıyorum, artık bi şampanya içmeye gelirsin Burcucum&#8221;</em> dedikten sonra aşağıdaki manzara ile karşılaşınca epey hayal kırıklığına uğradım tabi). Böyle kapalı bir haznesi var kendisinin. İçine odun atmak için kapağını açmadan evvel üstteki kollardan birisini başka bir konuma getirmek filan gerekiyor (afilli diyorum işte, kollar filan böyle). Kapak kapalı iken odunlar çok yavaş ve çoğunlukla alevsiz yanıyorlar. Ayrıca bu arkadaş sıcak havayı doğrudan bacaya göndermek yerine yavaşlatıp, etrafını saran borular içinde gezdiriyor, o sırada da boş durmayıp alt kısmından içine çektiği soğuk havayı, bu boruların sıcaklığı ile ısıttıktan sonra üst kısmındaki fan yardımı ile ortama geri iade ediyormuş (insanın yatarken dizini kırıp sağ ayağını sol bacağının altına sokup ısıtması, sonra da ısıttığı o ayak ile diğer ayağını ısıtması gibi (akıllı tasarım)). Fotoğrafı aşağıda. Geniş açı lensimi takmaya üşendiğim için bari birkaç fotoğrafı birleştirerek panorama yapayım dedim, çekerken dikkat etmediğim için orası burası bölük pörçük oldu. &#8220;<em>Acaba şair burada bayrağa mı sesleniyor</em>&#8221; diye düşüncelere dalmayın diye diyorum.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/fire-place.png" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Odunla ısın, pilavla beslen, bisikletin tekerleği patlayınca lab&#8217;a yürüyerek git; böyle basit bir yaşantım var işte. Mesela bu aşağıdaki de hemen evin önünde duran yağış tahmin ünitem. Başta vizyonsuz bir takım kişilerce el arabası olarak dizayn edilmiş bu ünitemizi yağmurun <em>ne zaman</em> <em>duracağını</em> tahmin etmek için kullanıyoruz. Eğer yağmur yağmıyor ve ünitemiz boş ise &#8220;<em>yağmur yağabilir</em>&#8220;, eğer yağmur yağıyor ve ünitemiz az dolu ise &#8220;<em>bu daha yağar, ama biraz yağmayabilir de belki</em>&#8220;, eğer yağmur yağıyor ve ünitemiz böyle ağzına kadar dolmuşsa &#8220;<em>ya, var ya, yani kesin durur bu yağmur, biraz çok yağmış bak, yeter gari</em>&#8221; şeklinde okuyoruz. Bence harika. Ve inanmazsınız, ben dışarıya çıkmadan 15 dakika önce yağmur yağıyordu. Bunu böyle dolu görünce &#8220;<em>bu kesin durur az sonra</em>&#8221; demiştim. Nitekim durdu. Yani %100 çalışıyor. Şahitleri var.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-4.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Benim odamın dışarıdan görünüşü aşağıdaki gibi. Böyle üç duvarı pencerelerle dolu. Tavan arasında da bir sincap ailesi yaşıyor. Elemanlar gecenin bir yarısı tavanın bir köşesinden diğer köşesine doğru fıtı fıtı koşup sonra geri dönüyorlar. Sincaplar deli. Ne yaptıklarından haberi yok hayvanların. Ben de böyle insanım, aşağıda birbirine paralel 6 yüzeyin arasında kalan hacmi odun yakarak ısıtıyor, sabahları kalkıp elektronik eşyalarımı içine doldurduğum bir çantayı sırtlanıp bir yerlere gidiyor, hava karardıktan sonra geri filan geliyorum. Sincaplar gibi değilim. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum ben.</p>
<p>Oda evin bir parçası olduğu kadar doğanın da bir parçası. Zaten üç tarafı bitkilerle çevrili, üstüne bir de dış cephe ve çatıda yosun besliyoruz. Hatta tavan arasında da bir sincap ailesi ağırlıyoruz işte. Sincaplara sorsan &#8220;<em>bizim ev doğanın bir parçası olduğu kadar da şu evin bir parçası, dört duvarımız bir de çatımız var, üstüne bir de içinde bir insan yaşıyor</em>&#8221; derler. Deli oldukları kadar küstahlar da.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-6.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fakat asıl doğa odamın içinde. Birkaç yıl önce <a href="http://meren.org/blog/2009/07/barhalda-7-gun/">Barhal&#8217;dayken</a> Ahmet Amca&#8217;nın elimize tutuşturduğu altın otları artık kurumuş, bir küçük strafor parçasının üzerinde Barhal&#8217;ı ve eşsiz doğasını temsil ediyorlar. Baraj projeleri yüzünden Barhal Vadisi&#8217;nden eser kalmadığı bir dönemde bu otları fahiş fiyatlarla eBay&#8217;de satıp aynen şirketlerin yaptıkları gibi parasını verip TBMM&#8217;den satın alacağım vekillerle bugün baraj projelerini halkın ve sivil toplum kuruluşlarının tüm çabalarına rağmen çatır çatır sürdüren iradeyi bulup başına çorap örmek gibi planlarım var. Ayrıca straforun üzerinde durduğu kitabın havada asılı durduğunu gözden kaçırmadığınızı ümit ediyorum. Havada duruyor. Şahitleri var.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-7.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Neyse.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sırf solmuş yapraklar üzerine bir fotoğraf projesi yapasım var. Misal, <a href="http://www.youtube.com/watch?v=V4wHMORwlHY">şu şarkı</a> beynimin neresindeki nöronları harekete geçiriyorsa, solmuş yapraklar da aynı yerine hitap ediyor. Arkadaşlar, bu yapraklar, sırf hep orada olduğu için varlığını unutma raddesinde kanıksadığımız değişimi bize hatırlatmak için soluyorlar, lütfen kendilerine gereken ehemmiyet gösterilsin (<em>hanım koş, Meren antropomorfizmin gözüne vuruyor</em>). Tamam tamam. Ne haliniz varsa görün.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/sonbahar-5.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Eve fotoğraf makinemi almak için dönerken aklımda aslında tam olarak bu fotoğraf vardı, döndüm çektim. Kapanışı da onunla yapayım dedim (hatta belki isteyen olur diyerek yüksek çözünürlüklü bir kopyasını da <a href="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/bike.png">buraya</a> koydum.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/sonbahar/bike-mini.png" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: left;">(birisi <a href="http://meren.org/blog/2010/02/2010-yilinda-bisiklet-iskencesi/">şu yazıyı</a> okuduktan sonra yorumlar kısmında &#8220;<em>bisiklet düşmanı</em>&#8221; diyerek bana saydırmış olan Ebru Satır&#8217;a haber versin, gelsin barışalım).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu arada bir süredir günlüğe ilgi gösteremediğimin farkındayım. Fakat son zamanlarda başka mecralarda aktif idim. Mesela,</p>
<ul>
<li>PLoS ONE&#8217;da doktoram esnasında geliştirdiğim tekniğin ilk pratik uygulamasının makalesini yayınladım: &#8220;<a href="http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0026732">Exploring the Diversity of Gardnerella vaginalis in the Genitourinary Tract Microbiota of Monogamous Couples Through Subtle Nucleotide Variation&#8221;</a></li>
<li>Doktora tezimi Creative Commons ile lisanslayıp şuraya koydum: <a href="http://meren.org/dissertation/">meren.org/dissertation</a></li>
<li>Baybars Külebi ile kafa kafaya verip bir WikiLeaks belgeleri incelemesi çalışması yürüttüm (bir özeti <a href="http://www.t24.com.tr/tubitak-abdnin-gdo-propagandasina-masa-olmus/haber/181229.aspx">T24&#8242;te</a>, GDO mevzusu epey <a href="http://i.imgur.com/7s767.jpg">gündem oluşturdu</a>, fakat yeterli değil elbette, üşenmezseniz bir ara okuyun): <a href="http://subjektif.org/2011/10/wikileaks-incelemesi/">subjektif.org/wikileaks-incelemesi</a></li>
<li>Ayrıca ineğini satarak açtığı davayla Rize&#8217;deki bir HES projesi durduran Kazım Delal amcaya ineğini geri almak için seferber olan bir gruba destek olmaya çalıştım: <a href="https://plus.google.com/116486142678525875639/posts/JtCiEgMuqpB">plus.google.com/</a></li>
<li>Ve hatta Neil deGrass Tyson isimli bilim insanının Reddit&#8217;teki soru&amp;cevap oturumundan soruları Türkçe&#8217;ye çevirdim: <a href="https://plus.google.com/116486142678525875639/posts/DQqe6riJX2S">plus.google.com</a></li>
</ul>
<div>Yani size günlük üzerinden ilgi gösteremiyorum, ama bunlar da hep siz okuyun diye sonuçta.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/11/altin-otu-ile-gelecek-planlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;de Halkın Kendine Yakışanı Giymesi Hareketi: &#8220;Occupy Wall Street&#8221;</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/10/halkin-kendine-yakisani-giymesi-occupy-wall-street/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/10/halkin-kendine-yakisani-giymesi-occupy-wall-street/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Oct 2011 03:51:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[Leziz Bağlantı İçerebilir]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[korteks]]></category>
		<category><![CDATA[new york]]></category>
		<category><![CDATA[occupy wall street]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[yorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2299</guid>
		<description><![CDATA[Geçen hafta New York&#8217;ta idim. Sebeb-i ziyaretimin bir nedeni, Aslı ile deniz kanosu yapmak, diğeri ise New York&#8217;ta iki haftayı aşkın bir süredir polis müdahalesi ve medya karartmasına rağmen devam eden Occupy Wall Street hareketini yerinde görmek ve fotoğraflamak idi. Bu yazı Occupy Wall Street ile ilgili. *** Bugün itibarı ile &#8220;Nedir bu Occupy Wall Street?&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta New York&#8217;ta idim. Sebeb-i ziyaretimin bir nedeni, <a href="https://twitter.com/ZephyrusPanous">Aslı</a> ile deniz kanosu yapmak, diğeri ise New York&#8217;ta iki haftayı aşkın bir süredir polis müdahalesi ve medya karartmasına rağmen devam eden Occupy Wall Street hareketini yerinde görmek ve fotoğraflamak idi. Bu yazı Occupy Wall Street ile ilgili.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bugün itibarı ile &#8220;<em>Nedir bu Occupy Wall Street?</em>&#8221; sorusuna yaklaşık olarak şöyle bir cevap verebilirim sanırım:</p>
<p style="padding-left: 30px;">Occupy Wall Street, 17 Eylül&#8217;de başlamış olan, ABD&#8217;de baskıdan, faşizmden, polisin halk karşısındaki üstünlüğünden, kronik kapitalizm ve şirket menfaatleri ile şekillenen ulusal ve uluslararası politikalarından, 135 ülkedeki 700&#8242;den fazla askeri üsten, Irak ve Afganistan&#8217;daki ölümlerden, dünyanın çeşitli yerlerindeki diktatörler için harcanan milyarlarca dolardan, yetersiz ve pahalı eğitimden, gelir dağılımındaki adaletsizlikten, politik oligarşiden, sosyal eşitsizliklerden, çalışmayan sağlık sisteminden ve halkın menfaatlerine hizmet etme gayesini yitirmiş adalet sisteminden artık bıkmış olan, iktidar için halkı sömüren fakat gerçek problemlere kalıcı çözüm sunmaktan aciz siyasi hareketlere bir mesaj vermek isteyen, demokrasi denen uyku halini git gide daha çok kanıksayan halkı silkelemek, git gide kısılan sesini yeniden yükseltmek, olan bitene dair rahatsızlıklarını dile getirmek isteyenlerin yürüttüğü, İspanya, Yunanistan, Mısır, Tunus ve Libya&#8217;da başlayan ayaklanmalardan cesaret aldığını inkar etmeyen, devlete ve statükoya karşı bu ülkelerdeki gibi bir halk organizasyonunu ABD&#8217;de tesis etmeyi hedefleyen bağımsız bir hareket.</p>
<p>Kendi adıma bu hareketin çok önemli olduğunu, ABD&#8217;de cereyan ediyor olmasının özellikle ümit verici olduğunu, hatta ABD&#8217;nin geçmişindeki iki büyük sosyal haraketin (1930&#8242;lardaki işçi hareketi, ve 1960&#8242;lardaki insan hakları hareketi) yanında yerini alacak kadar büyük hale gelme potansiyeli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Yazının ilerleyen kısımlarında bu düşüncelerimin altında yatan nedenleri belirginleştireceğini ümit ettiğim notlar bulacaksınız (resimlerine bakıp gitmek de serbest elbette (yazarınız bugün iyi tarafından kalkmış, hadi yine iyisiniz)).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Benim New York&#8217;ta olduğum gün hareketin 16. günü idi. Sadece ABD değil, tüm dünyadaki ana akım medya kuruluşlarının 16 gündür tamamen görmezden geldiği ya da bir şekilde küçümsediği, polis şiddetine maruz kalmasına uzun süre göz yumduğu Occupy Wall Street hareketinin izlerine şehrin iş merkezleri dışında kalan bölgelerinde rastlamanın da mümkün olduğunu görünce epey sevindim. Aşağıdaki kişi bir çiftçi marketinde, elinde &#8220;The Wall Street Journal&#8221; isimli meşhur gazetenin isminden esinlenerek hazırlanmış, manşetinde &#8220;<em>DEVRİM EVDE BAŞLIYOR</em>&#8221; diyen, alt başlığında ise Wall Street protestolarının üçüncü haftasına girdiğini müjdeleyen &#8220;The <em>Occupied</em> Wall Street Journal&#8221; gazetesini dağıtıyordu:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-01.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Wall Street&#8217;e gitmek için metro beklerken istasyonda üç boynuzlu eski şapkası, kamuflajı, megafonu ile bekleyen birisini görünce &#8220;<em>bu kesin Wall Street&#8217;e gidiyor</em>&#8221; diye düşünmüştüm.</p>
<p>Occupy Wall Street hareketini yerinde ziyaret etmek isteyişimin ardındaki asıl hedef bu hareket içerisinde yer bulan fikirlerin çeşitliliği hakkında fikir sahibi olmak olduğu için bu arkadaşa yaklaşıp birkaç soru sormaya karar verdim. Daha sonra adının Gabriel M. Brown olduğunu öğrendiğim bu kardeşimizin Wall Street&#8217;e değil, oraya sadece birkaç sokak ötede olan başka bir eylem merkezine gittiğini, ve aslında kendisinin Wall Street&#8217;te bugünlerde başlamış olan aydınlanma hareketini yıllar önce başlatmış olan kafilenin bir üyesi olduğunu öğrendim: Gabriel, ekip arkadaşları ile beraber 11 Eylül saldırılarına dair raporların gerçeği yansıtmadığı ve halkın sorularını yanıtlamaktan uzak olduğu iddiası ile hükumetin suçlayan bir bilinçlendirme kampanyası yürütüyordu. Giderken uzun uzun sohbet ettik.</p>
<p>Sohbetimiz esnasında serbest piyasa ekonomisinin ve anayasal özgürlüklerin ülkesinin temel taşı olduğunu düşünen Gabriel&#8217;in Wall Street hareketi ile ilgili sıkıntılarını dinledim. Oradaki insanların birçoğunun ne yaptıklarından habersiz olduğunu, muhalefet ettikleri anlayışın yerine koyacak bir şeyleri olmadığını söylüyordu (bu zaten benim de tahmin ettiğim, fakat Gabriel&#8217;in aksine son derece sağlıklı bulduğum bir şey idi). Bununla beraber Gabriel, eylemin doğasına dair hoşnutsuzluklarına rağmen kendisini Wall Street hareketinin bir parçası olarak nitelemekten de geri kalmıyordu. ABD&#8217;de bu sık sık dikkatimi çeken ve beni kıskandıran bir detay: Aynı görüşü paylaşmayan insanlar ortak bir amaç uğruna kolaylıkla bir araya gelebiliyorlar.</p>
<p>Gabriel bana ABD&#8217;de olan biteni kendi perspektifinden anlatınca, tabağı boş göndermek ayıp olur diyerek ben de ona Türkiye&#8217;deki durumdan bahsettim. Statükodan beslenen ve grup menfaati odaklı siyasetin, halkın üstüne basan, militarist ve baskıcı devlet anlayışının, toplumu her geçen gün biraz daha aptal ve şovenist hale getiren medyanın sansasyon odaklı yayın anlayışının ortak problemlerimiz olduğunu, fakat Türkiye&#8217;nin ABD gibi bireysel özgürlükleri garanti altına alan bir anayasası olmadığı için Türkiye&#8217;deki insanların işinin aslında çok daha zor olduğunu filan söyledim. Üzüldük tabi.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-02.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amacı bireyin özgürlüklerini devletten korumak, bireyi özgürleştirirken devletin birey üzerindeki gücünü kısıtlamak olması gereken anayasanın nasıl olup da devleti bireye karşı koruyan bir şeye dönüştüğünü ve Türkiye&#8217;nin nasıl olup da bu anayasa ile barışık olduğunu zaman zaman düşünen ve kuruntulara gark olan birisi olarak Gabriel&#8217;i daha fazla üzmek istemedim. Zaten onun da derdi başından aşkındı.</p>
<p>Aşağıdaki fotoğraf Gabriel&#8217;in de aralarında olduğu ve devletin 11 Eylül saldırılarındaki rolünün aydınlanmasını isteyen grubun İkiz Kuleler&#8217;in yıkıntılarının hemen yanındaki eylem alanlarından bir fotoğraf.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-03.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bir sonraki durak Wall Street idi.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-04.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Wall Street, ABD&#8217;nin finans sektörünün bel kemiğini teşkil eden kurumlara ev sahipliği yapıyor olması açısından gelir adaletsizliği ile ilgili protestolar için sembolik bir mekan.</p>
<p>Bununla beraber ABD&#8217;nin son birkaç yıldır içinde olduğu ve dolayısıyla tüm dünya ekonomisinin etkilendiği krizde de payı olan Wall Street, denetim mekanizmalarının yetersizliği ile şirketlerin finansal bilgilerine erişim hakkı olan kişilerin bu bilgileri borsada kullanarak astronomik miktarlarda para kazandıkları, sırf tasarruflarındaki kapitali oradan oraya hareket ettirerek gelir elde eden borsa tellalı parazitlerinin kalbi toplumun çalışan çoğunluğunun emekleri ile atan ekonominin can damarlarına tutundukları, on binlerce insanın işini, evini ve birikimlerini kaybetmesine sebep olan skandalların sorumlularının her gün elini kolunu sallayarak dolaştıkları bir sokak olduğu için, adaletsizliğin herhangi bir türüne başkaldırmak isteyenlerin doğal bir durağı olarak da görülebilir.</p>
<p>Wall Street&#8217;e vardığımızda sokağın -ve çevresindeki sokakların- polis tarafından tamamen kapatılmış olduğunu görüp pek sevindim. Nitekim bu benim için Occupy Wall Street hareketinin artık kayda değer bir çekinceye sebep olmaya başladığının bir diğer kanıtı idi.</p>
<p>Polis barikatı dünyanın her yerinde halkın iradesinin devletin öngördüğü seviyenin üzerine çıktığının göstergesidir; ne kadar uzunsa, o kadar iyi.</p>
<p>Hiçbir siyasi analistin öngöremediği Arap Devrimleri, küçük gibi görünen toplum hareketlerine karşı büyük önlemler alma konusunda devletler arasında bir korku yaratmışa benziyor. Bu tedirginliğe birçok ülkede farklı seviyelerde rastlamak mümkün.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-05.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Wall Street&#8217;ten sonraki durak eylemin ilk gününden itibaren eylemcilerin kamp alanı haline gelmiş olan, İkiz Kuleler ile Wall Street arasında bir yerde kalan Zuccotti Park idi (haritada <a href="http://tinyurl.com/3j6a38m">şurada</a>). Yerlerdeki flamaları izlemek -artık eylemciler arasında Özgürlük Parkı olarak anılan- Zuccotti Park&#8217;ı bulmak için yeterli olabilirdi.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-06.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Occupy Wall Street hareketinin ikamet ettiği park alanı ve çevresi çadırları ile gelmiş ve günlerdir kamp yapan göstericilerin yanında polisler ve turistlere de ev sahipliği yapıyordu. Göstericilerin çok ciddi bir kısmı ise daha sonra 700 kişinin tutuklandığını öğreneceğimiz Brooklyn Köprüsü&#8217;ndeki yürüyüşe gitmişlerdi.</p>
<p>Parka varır varmaz karşılaştığım ilk pankart burada her telden çalan insana rastlayacağıma dair görüşlerimi doğrular nitelikte idi.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-07.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Parkta o gün tanık olduğum ortamı tarif etmek güç.</p>
<p>Öncelikle birileri tarafından şekillendirilen, bir ideoloji çerçevesinde dile getirilen &#8220;düzenli&#8221; bir protestodan söz etmek mümkün değil. Daha çok anarşik ve düzensiz bir &#8220;<em>derdi olan gelmiş</em>&#8221; havası hakim. Aşağıda elinde poşeti, çabucak yazdığı belli olan pankartı ile dikilen amcanın her an pankartı katlayıp koltuğunun altına alarak evinin yolunu tutacak gibi duruyor olmasının nedeni bu. Bu insanlar oraya &#8220;birilerinin peşine düşmek&#8221; ya da &#8220;birilerini desteklemek&#8221; için gitmiyorlar. Bu gerçek anlamda bir halk hareketi.</p>
<p>Aşağıdaki amcanın gururla taşıdığı pankartta şöyle diyor:</p>
<blockquote><p>Serbest piyasa sistemi bir köle piyasa sistemi. Açgözlülük oyunun kuralı olduğunda -açgözlülüğü şirketler milyonlara ya da milyarlara ihtiyaç duyduğunda kiranızı, okul harcınızı, giysi ücretlerini, sağlık sigortasını, ulaşım masraflarını, benzin fiyatlarını, vergileri artırıyor, bütçe kesintileri yapıyor ve işçileri işten çıkarıyorlar. Biz paraya ihtiyaç duyduğumuzda ne yapıyoruz? Açgözlülük toplumun kumaşını harap ediyor. Tanrı onların açgözlü ruhlarına merhamet etsin.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-08.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Occupy Wall Street hareketinde hayata geçirilmeye çalışlışan şey toplu bir uyanış, toplu bir silkeleniş.</p>
<p>Toplanan insanların belirli bir rengi, problemlerin çözümü için net bir formülleri yok.</p>
<p>Bu başta birçok kişiye garip ya da anlamsız gelebilir. Fakat bana garip gelmiyor. Bana asıl garip gelen, ortaya attıkları safsataların çözüm için bir formül olduğunu iddia edenlerin ne dediğini tartmadan, bu kişiler sırf kendi dünya görüşlerine yakın olduğu için onların peşine düşenler.</p>
<p>Ortada belirli bir renk olmayınca bu hareketi tahrip etmek de güçleşiyor. Ana akım medyanın uzun yıllar boyunca ustalaştığı propaganda temelli yayın anlayışının kapsama alanı dışında kalan bu hareketin uzun bir süredir sansürleniyor olmasının sebebi de bu bocalama. Tarafsız ve yalın bir şekilde haber verme görevini uzun yıllar önce kaybetmiş olan, kendisini bir şeylerin karşısında ya da bir şeylerin yanında konumlandıramadığında ne yapacağını şaşıran ana akım medyayı Rohan kralı Théoden&#8217;i etkisi altına alan <a href="http://i.imgur.com/Sdi3m.jpg">Gríma</a>&#8216;ya benzetiyorum.</p>
<p>Elbette Türkiye&#8217;de 2010 yılındaki referandum&#8217;u <a href="http://meren.org/blog/2010/08/referandumu-beklerken-ne-evet-ne-hayir/">boykot edenlerin</a> &#8220;<em>Hayır&#8217;cılar</em>&#8221; tarafından &#8220;<em>Evet&#8217;çi</em>&#8220;, &#8220;<em>Evet&#8217;çiler</em>&#8221; tarafından da &#8220;<em>Hayır&#8217;cı</em>&#8221; olarak görülmesine benzer bir şekilde, Occupy Wall Street hareketi de dikkatleri dağıtmak için itina ile varlık göstermelerine müsaade edilmiş uçlardan birisinin yanında yer alıp bir diğeri ile savaşma soytarılığının bir parçası olmadığı için kimsenin gözüne giremiyor.</p>
<p>Aşağıdaki fotoğrafta halkın medyadan alıştığı kulp takma ve kategorize etme alışkanlığı ile aktif mücadele edilmesi gerektiğini düşünen birisi ve pankartını görüyorsunuz. Pankartta &#8220;<em>Occupy Wall Street hiçbir politikacıyı desteklememektedir</em>&#8221; diyor.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-09.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ana akım medyanın temsilcileri kendi Théoden&#8217;lerinin kulaklarına yıllardır fısıldadıkları saçmalıkları fısıldamak için olay yerine gittiğinde, şu videoda denk geldikleri gibi insanlarla karşılaşıp iyice ne yapacaklarını bilemiyorlar (Olay mahallindeki göstericilerden birisi olan Richard isimli bu kardeşimizin ABD&#8217;nin muhafazakar haber kanalı Fox TV muhabirine verdiği bu yanıt ne yazık ki İngilizce):</p>
<p style="padding-left: 30px;"><a href="http://www.youtube.com/watch?v=6yrT-0Xbrn4">http://www.youtube.com/watch?v=6yrT-0Xbrn4</a></p>
<p>Bu hareketi anlamak için en kötü kaynak ana akım medyanın konuşan kafaları, kameraları ve kalemleri olduğunu düşünüyorum. Bu hareketi en iyi anlayan &#8216;toplum&#8217;, ve &#8216;toplum&#8217; bu hareketi en iyi kendisinin anladığını iddia etme cür&#8217;eti göstermek zorunda; zira bu toplumun ona verdiği anlamla şekillenen bir hareket.</p>
<p>Detayları ise <a href="https://twitter.com/search?q=%23occupywallstreet">Twitter&#8217;dan</a> ve <a href="http://occupywallst.org/">http://occupywallst.org/</a> adresinden takip etmeli (sürekli sadece İngilizce bilenlerin takip edebileceği bağlantılar verdiğim için gerçekten üzgünüm, fakat olayın doğası böyle bir dezavantajı beraberinde getiriyor).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Parkın girişini yıldızları şirket logolarına dönüştürülmüş, üzerinde kocaman &#8220;SAVAŞ&#8221; yazan ve dünyanın hatırı sayılır bir kısmı için gerçekten de savaşı ve şirketleri ile empoze ettiği kültürü temsil eden bir ABD bayrağı süslüyor. Hiçbir &#8220;<em>vatansever</em>&#8221; grubun gelip bu tahrip edilmiş ABD bayrağını bu hale getirenleri pataklamaya çalışmıyor oluşu, benim gibi sırf bayrak direğine tırmanıyor diye kafasından vurularak öldürülen ve o dönem arkasından sık sık &#8220;<em>hak etti köpek</em>&#8221; yorumları yapılan Solomos Spyrou Solomou&#8217;nın akıbetine şahit olan gillerden gelen birisinin hem tedirginlik, hem kıskançlık hem de saygı ile dolmasına yetiyor. Bu bayrağın karşısında bir süre oturdum. Halkın kendi temsil ettiği değerleri protesto edişine müsamaha gösteren bu pis bayrak şanlı değilse nedir, bilemiyorum.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-10.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Occupy Wall Street hareketi hiçbir siyasi hareketi ya da siyasetçiyi temsil etmiyor, fakat siyasi hareketleri temsil eden bireylere rastlamak mümkün. Örneğin aşağıdaki pankart &#8220;<em>Afganistan &#8212; Zengin için bir diğer savaş</em>&#8221; diyor.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-11.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fakat Sosyalizm ve Özgürlük Partisi&#8217;nin Afganistan&#8217;daki savaşa karşı duruşunu dile getiren yukarıdaki pankart Occupy Wall Street hareketindeki renklerden sadece birisi. Gabriel gibi muhafazakarlara ya da aşağıdaki gibi tecavüz mağdurlarının zaman zaman maruz kaldığı &#8220;<em>kaltak gibi giyinmezseniz kimse size tecavüz etmez</em>&#8221; anlayışını protesto eden grupların bireylerine rastlamak mümkün (fotoğraftaki kadının sırtında &#8220;<em>kaltak</em>&#8221; yazıyor).</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-12.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Orada geçirdiğim süre içerisinde beni en çok etkileyen olaylardan birisi şu oldu:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-13.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yukarıdaki kişi tam bu fotoğrafı çektiğim esnada Brooklyn Köprüsü&#8217;nde sürmekte olan protestoya dair haberleri canlı olarak insanlarla paylaşan protestoculardan birisi.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-14.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Telefonun diğer ucunda Brooklyn Köprüsü&#8217;ndeki göstericilerden birisi var. Telefonda gösterinin gidişatından ve polis müdahalesinden bahsediyor. Yukarıdaki arkadaş ise telefondaki kişinin söylediği her şeyi cümle cümle tekrar ediyor. Söylediği her cümle, kendisine fiziksel olarak tam olarak ne dediğini duyabilecek kadar yakın olan 40-50 kişilik grup tarafından hep bir ağızdan tekrar ediliyor. Böylece telefonun diğer tarafındaki kişinin söyledikleri tüm parkta yankılanıyor ve herkese ulaşıyor.</p>
<p>Açıkçası bunun bu tip gösterilerde sık sık başvurulan bir pratik olup olmadığını bilmiyorum. Fakat kesinlikle son derece doğal ve insanın içini ısıtan bir yol.</p>
<p>Yukarıdaki fotoğrafta -siz tam olarak seçemeseniz de- sık sık telefonla görüşen, <a href="http://www.livestream.com/globalrevolution">http://www.livestream.com/globalrevolution</a> adresinden 7 gün 24 saat yapılan canlı yayını idame eden kitle de yer alıyor. Zaman zaman içlerinden birisi kalkıp herkesin tekrarlaması için şöyle diyordu:</p>
<blockquote><p>Burada oturanlar bu hareketin liderleri değil, burada oturanlar bu harekette sizden daha fazla söz sahibi değil, bizler lider değiliz.</p></blockquote>
<p>Elbette onlar böyle söyledikçe ortama yeni gelmiş olan ve bir şeyler yapmak isteyen insanların küçük hayal kırıklıklarını tarif etmeme gerek yok sanırım. Kendisine ne yapması gerektiği mütemadiyen söylenen ve ne yapacağını başkalarından duymaya alışmış olanların işi zor, fakat hiçbirimiz elitistlik yaparak kimin ne yapması gerektiğini söyleme cüreti göstermeyeceğiz. Başta bocalamamak imkansız, fakat böyle böyle öğreneceğiz.</p>
<p>İstese liderlik edebilecek olanların, liderliğin insana dair her şeye karşı büyük bir hakaret olduğunu görebilecek kadar aydın olanları ve egosuna gem vurmuş olabilenlerin için Albert Camus&#8217;nün şu sözlerinde ifade gibi gibi bir serzeniş bu:</p>
<blockquote><p>Önümden yürüme, takip etmeyebilirim. Arkamdan yürüme, yol göstermeyebilirim. Sadece yanımdan yürü ve arkadaşım ol.</p></blockquote>
<p>Ve benim için Occupy Wall Street hareketini önemli ve kayda değer kılan en önemli ayrıntı budur. Bu bağlamda <a href="http://occupywallst.org/article/noam-chomsky-solidarity/">Noam Chomsky&#8217;nin harekete verdiği destek</a> de benim için şaşırtıcı değil.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-15.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Occupy Wall Street hareketinin bir başı yok. Bu harekete dair ilk çağrı Adbusters isimli derginin Temmuz ortasında yaptığı -ve şimdilerde son derece estetik bulduğum bir <a href="http://i.imgur.com/swA0M.jpg">afiş</a> ile resmedilen- <a href="http://www.adbusters.org/blogs/adbusters-blog/occupywallstreet.html">çağrı</a>ya uzanıyor. Son zamanlarda İnernet örgütlenmesi ile sık sık gündeme gelen (ve bu durumdan son derece rahatsız olmalarına rağmen Guy Fawkes maskesi ile bağdaşmış olan) <a href="https://twitter.com/anonops">Anonymous</a> isimli grubun da bu çağrıyı Ağustos ayının sonlarına doğru gündemine alması, İnternet&#8217;teki aktivistlerin insiyatif almaları ve bu hareketin bir parçası haline gelmelerinde önemli dönüm noktalarından birisi.</p>
<p>Pratikte bilfiil bir karar mekanizması olmasına rağmen en azından bugüne kadar gerçekten yatay, lidersiz, otonom yapısı ile anarşik görüşün temelinde yatan değerlerle bağdaşık biçimde şekillenen bir hareket. Elbette bu tip bir konsensus-temelli harekat ortamında herkesi kucaklayan ortak bir anlayışın kendini belli etmesi epey zaman alabilecek bir süreç. Onlar da bunun bilincinde, ve gayet bekliyorlar. Kimsenin bir acelesi yok ve teknik olarak &#8220;<em>resmi bir talepleri</em>&#8220;, yok. Ben oradaki insanları tek tek incelediğimde edindiğim intiba, tam olması gerektiği gibi hiçbir şeyi ve her şeyi talep ediyor oldukları idi. Bu insanlardan Mısır&#8217;ın Tahrir Meydanı&#8217;nı dolduran insanların tedirginliğinden ve heyecanından fazlasını beklemek yanlış olur.</p>
<p>Eğer anarşist literatüre dair bir malumatınız yok ve ne olup bittiğini bir bağlama oturtmakta güçlük çekiyorsanız, onun da çaresi bu parkta:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-16.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&#8220;<em>Bekliyorlar</em>&#8221; derken ciddiyim. Yazının ilk fotoğrafında gördüğünüz gazete işte buradan geliyor. Gazetelerden &#8216;sorumlu&#8217; arkadaş kimseye iş dağıtma derdinde değil. Bacak bacak üstüne atmış, birilerinin inisiyatif alıp yanına giderek &#8220;<em>gazete dağıtmak istiyorum, 100 tane ver</em>&#8221; demesini bekliyor:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-17.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir diğer grup buldukları kartonların üzerine akıllarına gelen sloganları yazıp bir kenara koyuyor. Birisi inisiyatif alıp bu kartonlardan birisini taşımak isterse gelip alsın diye. Aşağıdaki kartonun üzerine &#8220;<em>Değişim olun! Wall Street&#8217;i İşgal Edin</em>&#8221; diye yazan kadın bir öğretmen. Fotoğrafın sol alt köşesinde kafası görünen kadın da onun öğrencisi. Ta ki bir sarhoş gelip önümüzde devrilene kadar neden burada olduklarından, motivasyonlarını nereden aldıklarından konuşuyorduk.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/ows/ny-18.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Normalde bir ülke sosyal bir harekete devlet çıkarları doğrultusunda sansür uyguladığında, diğer ülkelerin medya kuruluşlarının olan biteni tüm ayrıntısına kadar yansıtıp sansüre alternatif üretme çabasını İran seçim protestoları ve Libya&#8217;daki ayaklanmalar esnasında bolca gördük. ABD&#8217;de son derece ciddi bir halk hareketine dönüşme potansiyeli barındıran bu hareketin ana akım medya tarafından sansürleme kararında tüm dünyanın ABD ile birlikte olmasının sebebi ise ABD&#8217;de yaşanacak bir halk ayaklanmasının yaratacağı krizin dünyanın bütün ülkelerini derinden etkileyeceği, bunun da ötesinde benzer ayaklanmalara sebep olabileceği gerçeği. Fakat bizlerin ihtiyacı olanın tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Dünya&#8217;da bir şeyler epey yanlış, bu yanlışların kendi kendilerine ve konvansiyonel yönetimler ile düzelmeyecekleri de aşikar.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bazen yaşadığım yerde okyanus kenarında gizlenmiş koylara inşa edilmiş malikanelere bakarken, bırakın dünyayı, aynı şehrin farklı yerlerinde sabahtan akşama kadar deliler gibi çalışan insanları düşünüp neden isyan etmediklerine şaşırıyorum. Şüphesiz polisin ve devletin rolü toplumun her seviyedeki uyanış girişiminin etrafına barikatlar çekmek. Herkes bu durumu kanıksamış görünüyor.</p>
<p>Fakat insanlar gelir adaletsizliği ile bu kadar barışık yaşamayı ne zaman öğrendi? Sosyal eşitsizlikleri ne zaman bu kadar kanıksadılar? İnsanlar şirketlerin parmağında oynattığı devletlerin propaganda makinesi olan medyanın ve eğitim sisteminin kendilerine uygun gördüğü korkuluklar arkasında saf tutmaya, kendileri için belirlenen korkuluklar ile savaşarak ömür geçirmeye nasıl alıştılar?</p>
<p>Hepsi yanıtlarını az-çok bildiğimi düşündüğüm retorik sorular. Fakat Türkiye&#8217;nin bütün bu olaylardan payına ne düşeceği, Arap Baharı&#8217;nın, Avrupa&#8217;daki halk ayaklanmalarının, ABD&#8217;de filizlenen anarşist toplum hareketlerinin Türkiye&#8217;deki etkilerinin ne olacağı gerçekten merak ettiğim bir husus.</p>
<p>Türkiye&#8217;de devlet Arap Baharı&#8217;nda İnternet&#8217;in rolünü kavrar kavramaz &#8220;<em>çocuklarımız için</em>&#8221; diyerek İnternet&#8217;i filtre sistemine bağlayıp toplumdaki olası bir hareketlenmenin İnternet&#8217;ten organize olmasını engelleyebilmek için gereken filtre altyapısını sessiz sedasız inşa etti. Benzeri &#8220;İnternet de biraz fazla özgür ama&#8221; türünden girişimlere Avrupa&#8217;da rastlamak da mümkün. Fakat toplum bir kez olsun kendi menfaatleri için bir araya gelirse su olur, yolunu bulur diye düşünüyorum.</p>
<p>İki fotoğraf yukarıda bacak bacak üstüne atmış vaziyette gazete okuyan adam gibi, güzel bir şeyler olmasını beklemekten başka çare yok. Yeterince uyanık olmak ve güzel bir şeyler olmaya başladığında bunu kaçırmamak dışında bir sorumluluğumuz yok.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>George Carlin isimli komedyenin ABD ile ilgili dile getirdiği bir tespiti var, bunun yalnızca ABD değil, dünyanın hemen her ülkesi için geçerli olduğunu düşündüğüm için bu yazıya onunla son vermek istiyorum:</p>
<blockquote><p>Bu ülkedeki ekonomik ve sosyal sınıfları nasıl tanımlıyorum biliyor musunuz? Zengin üst sınıf paranın tümünün üstüne oturuyor, hiç vergi ödemiyor. Orta sınıf asıl işi yapıp vergilerin de tümünü ödüyor. Fakirler ise &#8230; sırf orta sınıfın ödünü bokuna karıştırmak ve yaptıkları işlere sıkı sıkıya tutunmalarını sağlamak için orada.</p></blockquote>
<p>Söz konusu olan son derece temel bir problem. Fakat bence bütün bunlar, düşünmeye değer şeyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/10/halkin-kendine-yakisani-giymesi-occupy-wall-street/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiktaalik&#8217;in Hayal Kırıklığı</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/09/tiktaalikin-hayal-kirikligi/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/09/tiktaalikin-hayal-kirikligi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 03:51:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben Bugün Bunu Çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[mbl]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>
		<category><![CDATA[sogin]]></category>
		<category><![CDATA[woods hole]]></category>
		<category><![CDATA[yelken]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2284</guid>
		<description><![CDATA[Yıllar geçtikçe bir yerlerde uzun uzun -çoğunlukla amaçsızca- oturmak daha mı keyifli gelmeye başladı, yoksa hep mi böyleydim kestiremiyorum. Hiçbir yere gitmeyeceği halde gününün yarısını otobüs durağında oturup insanlara bakarak geçiren yaşlı amcalardan oldum belki de. Bugün şu iskelede 45 dakika oturdum mesela. O sırada aklımdan projelerim, ne zamandır görüşmediğim arkadaşlarım, ve daha onlarca şey [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar geçtikçe bir yerlerde uzun uzun -çoğunlukla amaçsızca- oturmak daha mı keyifli gelmeye başladı, yoksa hep mi böyleydim kestiremiyorum. Hiçbir yere gitmeyeceği halde gününün yarısını otobüs durağında oturup insanlara bakarak geçiren yaşlı amcalardan oldum belki de. Bugün şu iskelede 45 dakika oturdum mesela. O sırada aklımdan projelerim, ne zamandır görüşmediğim arkadaşlarım, ve daha onlarca şey geçiyordu. Bir sürü insan bir sürü başka bir şeyler yapıyordu. Ben iskelede oturuyordum. Keyfim de gayet yerindeydi yani.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-3.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İskeleye sebeb-i ziyaretim ise MBL&#8217;deki profesörüm olan Mitchell Sogin&#8217;in bir gece önce attığı &#8220;<em>yarın yelkenliye çıkalım mı</em>&#8221; e-postası idi. Evden yola çıkış saatimizden 1 saat evvel çıkmış ve iskeleye <em>oturmaya</em> gitmiştim işte. Düşün dur. Evet, düşündüm durdum. Çok düşünceliyimdir. Ama kadınlara kapı açmam mesela. Kendisine kapı açılsın isteyeni de, açanı da sevmem ayrıca (he, oturursun ondan sonra iskelelerde öyle).</p>
<p>Aşağıdaki Mitch&#8217;in yelkenlisi. Tam içinde yaşamalık böyle. Ama içinde yaşamıyor. Bence bana versin ben yaşayayım.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-4.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Mitch protist evrimi üzerine çalışan, aynı zamanda mikrobiyal ekoloji dünyasında epey önemli işler yapmış bir isim. Yelkenlisinin ismi de yaptığı işe duyduğu sevginin hangi noktada olduğunun bir göstergesi (hastasıyım):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-19.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İskeleye münasebetlerinde iplerin filan ayarlanmasından yolculuk esnasında yelkenlerin açılıp kapanmasına kadar yelkenliye dair bütün işler bana aitti bugün. O yüzden çok sık fotoğraf çekemedim, fakat MBL&#8217;in hemen arkasındaki kapalı marina olan Eel Pond&#8217;da da birkaç tanesi olan şu yüzen kulübelerin fotoğrafına günlükte yer vermeyi ne zamandır istiyordum, o yüzden elimdeki ipleri filan yere bırakıp bunu çektim mesela:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-5.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Hakkında o kadar ileri geri konuşmama rağmen neredeyse <a href="http://meren.org/blog/tag/20mm-f2-8/">20mm f/2.8</a> dışında bir lensle gezmiyor olduğum için yukarıdaki fotoğraftan bir şey görünmüyor tabi. Ama daha net görülebileceğini umarak orijinal fotoğraftan elde ettiğim kesit aşağıda. Bunlar böyle küçücük kulübeler. Yani benim çok hoşuma gidiyorlar ama buraya yazınca çok da anlamlı olmadı :/ Ama bakın küçücük balkonu bile var? :( Peki. O zaman bu konuyu geçiyoruz. Kulübe filan yok size.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/shack-zoom.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Eel Pond&#8217;un çıkışında açılan kapanan bir köprü var böyle. Tam <a href="http://tinyurl.com/3ftw2qg">burada</a>. Her yarım saatte bir -eğer bir bekleyen varsa- araç ve yaya trafiğini durdurup köprüyü açan bir görevli var. O sırada acil bir işiniz filan varsa ve tam açıldığı ana denk gelirseniz 5-10 dakika bekliyorsunuz tekneler girip çıkana kadar. Benim şahsen hayatımın şu döneminde hiçbir acil işim yok, fakat ben bile bisikletle tin tin laboratuvara giderken uzaktan köprünün açılmaya başladığını gördüğümde sinirden bisikletin önünü filan kaldırıyorum (bu davranışa psikolojide &#8216;<em>akrobasinir</em>&#8216; diyor olabiliriz).</p>
<p>Fakat tenkedeyseniz kenarda bekleşmekte olan insanların bir kısmı sizi kızgın bakışlarla süzerken bir kısmı fotoğraf filan çekiyormuş, bugün ben bunu gördüm (fotoğrafın solundaki kişiler muazzam şekilde destekliyor bu dediğimi). Dönüş yolunda da birçoğu ile karşılaştığım kızgın kızgın bakar teyze ve amcalara dönüp &#8220;<em>selam, tekne benim değil, miçoyum ben, yani benim de hayatım orada sizin gibi köprü insin diye beklemekle geçiyor</em>&#8221; filan diyesim geldi, ama demedim.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-6.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Köprünün altında da bir takım yazılar var. Şu &#8220;<em>summer people some are not</em>&#8221; yazısını Türkçe&#8217;ye çevir deseler &#8220;<em>içtim cappucino&#8217;yu öptüm Al Pacino&#8217;yu</em>&#8221; filan derim herhalde. Eğer aşağıdaki köprü bu geyiklerin dünyanın tüm liselilerinin üzerine çökmüş, din, dil, ırk ayrımı yapmayan kara bir bulut olduğunun şahidi değilse nedir sevgili okur (<em>güncelleme (20/09/2011)</em>: ben iki saat düşünüp kelime oyunlu geyiklerden bulamayınca Al Pacino demiştim, fakat Onur Şatır yorum olarak çok daha uygun bir çeviri göndermiş köprü yazısı için: &#8220;<em>Kaptan Kemal konuşuyor, çıkarın beni bu kaptan!</em>&#8220;).</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-7.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu yelkenli olayı çok acayip bir hadise. İskelede sakin sakin duran, yelkenler kapalı iken efendi efendi giden bu arkadaşımız, yelkenler açılıp da rüzgar gücü ile gitmeye başladığında bir cengaver kesiliyor. Daha önce hiç düşünmemiştim, fakat yandan esen rüzgar yelkenlerin üzerinde teknenin suda 8-9 deniz mili hızla gideceği kadar bir güç uyguladığı zaman elbette tekne rüzgarın şiddetiyle yana yatıyor. Ama öyle böyle değil, 45 derece filan yatıyor. Çok değişik bir his. İlk olduğunda alabora olacağız sanmıştım (fakat hiç bozuntuya vermemiş, içimden korkmuş, ve cahilliğimi bir kez daha çevremdekilerden gizlemeyi böylece başarmıştım).</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-9.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Rüzgar belli bir şiddete eriştiğinde normalde dışarılara baktığınız kabin pencereleri de suyun içinde kalıyorlar (fotoğrafını çekmedim ama yansımalardan görebilirsiniz, diğer taraftaki pencereler de gökyüzüne bakıyorlar):</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-17.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Mitch ve benim dışımda teknede olan diğer kişi Anna idi. Kendisi bizim enstitüde veri tabanı kraliçesi olarak vazife görüyor. Aslında bir &#8216;programlama dilleri dil bilimcisi&#8217;, yani konvansiyonel dil bilimcinin programlama dilleri üzerinde uzmanlaşmış olanı, fakat bir süre sonra sıkılıp farklı bir şey yapmaya karar vermiş. Anna&#8217;nın hikayesi MBL&#8217;de sıkça dinlediğim &#8220;<em>artık farklı bir şey yapmak istiyordum, bir şekilde buraya geldim&#8221;</em> temalı hikayelerden sadece birisi. Bugüne kadar tanıdığım en iyi programcılardan birisi olan Susan, biyoenformatik ve mikrobiyal ekolojiye heves sarmadan önce orman korucusu imiş. Susan ile beraber çalışan ve zehir gibi projeler yürüten bir başka araştırmacı Andy, önceki hayatında bir veterinermiş. Değişik insanlar.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-14.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Mitch de önceki hayatında mikrobiyolog imiş. Doktorasını yaşamı prokaryot ve ökaryotlar olarak iki gruba bölmenin yanlış olduğunu, bakteriler, archaea ve ökaryotlar olacak şekilde üç gruba bölünmesi gerektiğini bulan ve dünyaya kabul ettiren <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Carl_Woese">Carl Woese</a>&#8216;un yanında yapmış. Kendisi de boş değil. Biyoloji, mikrobiyoloji ya da ekoloji ile ilgileniyorsanız -ve İngilizce&#8217;niz müsaade edecekse- Mitch&#8217;in Carl Zimmer&#8217;a konuk olduğu <a href="http://www.microbeworld.org/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=673:mts52-mitchell-sogin-&amp;catid=37:meet-the-scientist&amp;Itemid=155">podcast</a>&#8216;i dinlemenizi tavsiye ederim.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-15.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bugün teknenin dümeni başında hatırı sayılır bir süre geçirdikten sonra flok yelkeni, ana yelken, rüzgarın açısı ve şiddeti arasındaki ilişkileri az çok çözdüğümü hissettim. Daha önce okumuştum aslında. Fakat bugün deneyince okumakla filan boşa vakit kaybettiğimi, mevzunun son derece içgüdüsel bir hadise olduğunu anladım. Yani bunu diyorum ama, yelken olayının ciddiyetinin ve gerektirdiği deneyimin de farkındayım, yelkenden anlayanlar beni topa tutmasın (misal şöyle <a href="http://www.sureyelken.com/">leziz bir günlük</a> var, arada girip rastgele bir etiket seçip altındaki girdilere göz atıyorum).</p>
<p>Bu arada otomobillerde olduğu gibi yelkenlilerde de teknoloji hiçbir şeyi şansa bırakmayacak noktaya gelmiş. Aşağıdaki cihaz rüzgarın yönünden akıntı hızına, derinlikten GPS koordinatlarına kadar her şeyi veriyor. Hatta otomatik pilotu var, dümeni filan ona bırakıyorsunuz, sizi haritadan istediğiniz yere götürüyor (mertlik denizde de bozulmuş yani anlayacağınız).</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-16.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Koskoca yelkenlide şu kardeşimiz kadar muteber bir alet de yoktur yani.</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-18.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir keresinde sitem etmişti, bu da <a href="http://www.istockphoto.com/mujdatuzel">M. Müjdat Üzel</a> için gelsin:</p>
<table width="100%" border="0">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/origins/origins-10.jpg" alt="" border="0" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Hadi bakalım.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Hep kendi başıma iskelelerde oturduğumu da düşünmenizi istemem bu arada. Mesela geçtiğimiz Cumartesi gecesi bir Paladin misali büyük bir naiflik ve cesaret örneğini aynı anda göstererek &#8220;<em>evde oturacağıma halkımın arasına karışayım</em>&#8221; deyip dışarı çıktım. Halk filan bulamayıp geri döndüm. Baksan İnternet&#8217;te filandırlar. <em>Ben iyiyim de halk kötü</em>.</p>
<p>Başarısız halkın arasına karışma denemesinden üzgün ve süzgün bir biçimde dönerken yolda &#8220;<em>sosyal ilişkiler söz konusu olunca beceriksiz sayılabilecek insanlara İnternet&#8217;in en büyük armağanlarından birisi, aynı zamanda onlara attığı en büyük kazık bence</em>&#8221; diye düşünüyordum (evet, böyle TRT spikeri gibi düşünürüm ben hep, + sosyal ilişkilerde de pek beceriksizimdir). İnternet&#8217;in birinci dünya insanlarına verdiği kayda değer armağanlardan birisi, aynı anda onlarca insanla iletişim halinde olabilmek lüksü (bu lüksün keyfini İnternet sahibi olacak kadar şanslı bir insan olarak birçok mecrada sürüyorum). Fakat bu aynı zamanda İnternet&#8217;in attığı en büyük kazık da oluyor bir yerde. Zira İnternet kalabalığına aldanınca, gerçek dünyanın çetrefilli insan ilişkileri yumağı içinde uzun bir süre evvel kaybedilmiş olan ipin ucunu aramakla vakit kaybetmek zorunda olmadığını düşünüyor insan (benimle, seninle kim uğraşır, bir düşün). Bugünkü koşulların hüküm sürdüğü ideal bir dünya bunu da kaldırır yani; sonuçta kim diyebilir konvansiyonel iletişim makbul olan iletişimdir, ve ilelebet öyle kalacaktır diye.</p>
<p>Dünya&#8217;nın tamamı ile kıyaslandığında çok küçük bir kesimi için gerçekleşiyor da olsa, iletişimde İnternet&#8217;in vesile olduğu bir değişime tanıklık ediyoruz. Hem takip etmek hem de bir parçası olmak hem garip hem de keyifli bence. Ama serde var binlerce yıllık sosyal alışkanlıklar. İnternet&#8217;le hayatımıza giren yeni iletişim kültürünün temsilcisi olan -ve benim de kendimi içinde hissettiğim- nesil, sosyal anlamda bocalamak ve doğru araçları bulamamak konusunda bir geçiş formu gibi. Bu neslin çilesini karaya çıkan ilk canlıların çilesine benzetiyorum bazen (bunları söylerken de aklımdan 375 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen, henüz pek bir işlevi olmayan ayakları ile sudan yeni çıkmış pala bıyıklı bir <em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tiktaalik">Tiktaalik</a></em> geçiyor: &#8220;bakın arkadaşım, <em>su için şöyle böyle dediniz, tamam dedik, bunun kestanesi var, yosunu var dediniz, eyvallah dedik, karaya çıkacağız gelir misiniz dediniz, tarlayı çapanı sattık savdık düştük ardınıza, ama yani bu karada da şimdi sürünecek miyiz biz yani bu yaştan sonra? şu ayaklara bak, bu ne? yani tarih yazsın bu ayıbı!</em>&#8220;).</p>
<p><em>Tiktaalik</em>&#8216;in hayal kırıklığı. Tarih yazar tabi bunu, yazmaz mı be.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/09/tiktaalikin-hayal-kirikligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>17</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çekirdek Satarken Büyüyüp Beton Sularken Küçülmek</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/08/cekirdek-sataraken-buyuyup-beton-sularken-kuculmek/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/08/cekirdek-sataraken-buyuyup-beton-sularken-kuculmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2011 05:14:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[85mm f/1.4]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[korteks]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2243</guid>
		<description><![CDATA[O zamanlar vaktimin büyük çoğunluğunu Kenan Evren&#8217;in başlattığı okuma seferberliği kapsamında yayınlanan T.V. programlarını izleyerek geçirdiğim için 4 yaşımda okumayı bilen bir çocuktum (annem her yerde bana bir şeyler okuturdu, çok utanırdım). Halbuki eğitim sisteminin bu erken okumanın sebep olacağı komplikasyonlar yüzünden beni ıskalayacağını bilse idi, en başta Kenan Evren mani olurdu bu işe. Fakat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>O zamanlar vaktimin büyük çoğunluğunu Kenan Evren&#8217;in başlattığı okuma seferberliği kapsamında yayınlanan T.V. programlarını izleyerek geçirdiğim için 4 yaşımda okumayı bilen bir çocuktum (annem her yerde bana bir şeyler okuturdu, çok utanırdım). Halbuki eğitim sisteminin bu erken okumanın sebep olacağı komplikasyonlar yüzünden beni ıskalayacağını bilse idi, en başta Kenan Evren mani olurdu bu işe.</p>
<p>Fakat olmuştu işte bir kere. Annem de ilkokul matematik kitapları, oradan buradan bulduğu ansiklopedi fasikülleri ile yangına körükle gidiyordu.</p>
<p>O zamanlar oturduğumuz muhitte Salim diye bir çocuk vardı. Ben ne zaman dışarı çıksam bu çocuktan sopa yerdim. Biraz da bu yüzden dışarı çıkmak benim için travmatik bir hal almıştı ve iyice ansiklopedilere filan gömülmüştüm (ansiklopedik bilgilerle dolup taşıyordum üzerinize afiyet, çok çok bilgili bir çocuktum, birçoğunu da hâlâ hatırlarım bak: Tunus bayrağı (özgün değil ama güzel), II. Murat (adaşım padişah (artık değil, çünkü cumhuriyet kurulmuş)), François Mitterrand (Fransız bir bey, Fransa&#8217;nın isim babası (ya da tam tersi, bir isim alma verme olayı var)), magma (dünyayı yumurta gibi ikiye kestikleri ilüstrasyonlarda yumurtanın sarısına denk gelen şey (çok sıcak)), proton (madde mi ne, ama çok küçük (küçük madde)), Tour de France (acı çeken yüz ifadeleri ile yokuş yukarı bisiklet süren taytlı abiler (yazık biraz)), &#8230; daha gider bu böyle). Bir ara Salim&#8217;e çok kızdım, ama kızmıyorum artık. Muhtemelen evde babasından sopa yiyor, dışarı çıkınca da başkalarını dövüyordu. Kendisinin kişisel gelişimine attığı tokatlara öteki yanağımı çevirermek sureti ile bir nebze olsun katkıda bulunabildiysem, ne mutlu bana. Sonra oradan taşındık. Salim&#8217;i de bir daha görmedim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/kucuk-seyler/up.jpg" border="0" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>5 yaşımda iken annemle beraber Ankara&#8217;daki Samanpazarı&#8217;na gidip bir çuval çekirdek satın almıştık (sene 1985, Samanpazarı denen bir yere gidiyoruz, o esnada henüz haberim yok, fakat Samanpazarı&#8217;nın aslında &#8216;saman pazarı&#8217; filan olmadığını öğrenerek yaşayacağım büyük bir hayal kırıklığının arefesnideyim aslında (çocukluk ne zordu be, hayal kırıklıklarının bini bi&#8217; para). Annem benim bu işten hiç kâr edemeyeceğim riskini ne kadar değerlendirmişti bilmiyorum, fakat bir çuval çekirdeğin parasını çat diye verip almıştık. Takip eden 2 ay boyunca her öğleden sonra bu çuvaldan alınmış bir torba çekirdeğin, gazete kağıdından yapılmış ve iç içe geçirilmiş külahların, kazanılan paraları koymak için kullanılacak boş bir turşu kavanozunun içinde olduğu karton kutuyu ve üstüne oturacağım minderi kucağıma alıp <em>işe</em>, yani arpatmanın önündeki duvara etrafa baka baka beklemeye başlamak üzere oturmaya giderdim.</p>
<p>O zamanlar bakkallar dışında Ankara 100. Yıl Sitesi&#8217;nde çekirdek satan bir kişi bile yoktu. Fakat insanların çekirdek satan bir çocuğa alışmaları pek zaman almadı. Kısa süre içerisinde benden hemen her gün çekirdek alıp, kâh gider ayak, kâh yanıma oturup sohbet etmeyi alışkanlık haline getirmiş yaşlı amcalar, teyzeler türedi. OTDÜ&#8217;lü abiler ablalar gelip &#8217;1.7 bardak&#8217; ya da &#8217;2.3 bardak&#8217; çekirdek isteyerek, ya da &#8220;<em>şu kadar paraya ne kadar külah çekirdek olur?</em>&#8221; diye sorular sorarak matematik becerimi test eder, &#8220;<em>paranın üstünü yanlış verdiniz galiba, doğru olduğuna emin misiniz?</em>&#8221; diyerek iki saat beni -son derece ciddi bir şekilde- hesap kitap konusunda konuştururlardı (o zamanlar R harflerini söyleyemiyordum, dolayısıyla her Lira deyişim benim için işkence, onlar içinse muhtemelen eğlence sebebi idi).</p>
<p>Oturduğum duvarın, Ankara&#8217;nın yaz akşamlarında 100. Yıl İşçi Sitesi insanlarının bir kısmının benden çekirdek aldıktan sonra üzerine oturup gelene geçene bakarak çekirdek yedikleri ya da sohbet ettikleri bir yer haline gelişini izledim. Öte yandan o yıl çekirdek işi pek kârlı geçmişti (ettiğim kâr ile 5 çuval daha çekirdek alabilirdim (&#8220;<em>paranın üstü yanlış galiba</em>&#8221; diyenler haklıydı belki de)). O yaşta ikisiyle de yapabileceğim bir şey yoktu elbette, fakat &#8216;duvar&#8217;, paradan daha çok ilgimi çekmişti bana kalırsa. Zira &#8220;<em>eğer ben bu duvarın üzerinde olmasa idim bu insanlar orada olmayacaklardı</em>&#8221; hissinin tekrarını çok yaşadım.</p>
<p>İnsanın varlığı ile bir şeyleri etkilediğine şahit olması, bu evrendeki mevcudiyetini kendine ispat etmesini sağlayan çok önemli bir süreç bence. Etkileri ölümlerinin ardından da devam eden insanların varlıklarını sürdürdüklerine dair sıcak düşüncelerin temelinde de, varlığımızı, varlığımızın gözlemleyebildiğimiz etkileri ile ilişkilendirme alışkanlığımız yatıyor olsa gerek.</p>
<p>Peki.</p>
<p>1985 yazı paranın önemini anlamam için iyi bir fırsattı muhtemelen, fakat, belki de henüz çok küçük olduğum için, tüm bu olaya dair başka bir şeyden keyif almıştım.</p>
<p>Para hâlâ herhangi bir yol ayrımındayken karar verme sürecimi etkileyen faktörlerden birisi değil.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sonraki yaz mahallede başka çekirdekçiler türedi. Gidip öyle çat diye bir çuval çekirdek alacak durumumuz da yoktu muhtemelen. Hem zaten ben de R harflerini az-çok söyleyebilmeye başlamıştım, tatlılık faktörü filan da ortadan kalkmıştı yani. O yaz farklı bir meşgale içinde buldum kendimi. O zamanlar 100. Yıl İşçi Sitesi&#8217;ndeki 15 katlı kooperatif inşaatları devam ediyordu (uzun yıllardır Arabistan&#8217;da olan babamın ortaklarından birisi olduğu bir şirket yürütüyordu bu inşaatları). Ben de inşaattaki kalıpları çakmak için kullanılmış, kalıpların sökülmesi esnasında ise ortalığa saçılmış olan yamuk çivileri yerden toplayıp çekiç ile düzelttikten sonra şantiyeye geri satan bir parazit olarak çalışma ortamına monte olmuştum. Şimdi düşününce nasıl ve kimin uydurduğunu hatırlamadığım ve her gün büyük bir ciddiyetle yaptığım bu &#8220;<em>çivi düzelticiliği</em>&#8221; işine şantiyedekilerin ses çıkarmamış olmalarına çok şaşırıyorum. Büyük ihtimal benden satın aldıkları çivileri ben şantiyeden çıktıktan sonra çöpe filan atıyor olsalar da bir &#8220;<em>bulaşmayın çocuğa, takılıyor işte</em>&#8221; havası hakimdi ortama (şimdi güvenlik sebepleri ya da sigorta sözleşmeleri gereği bir çocuğun bir inşaata girmesi mümkün değildir muhtemelen, o zamanlar böyle kasıntı değildi dünya, şimdi çok kasıntı bir yer, ve fakat çocuklar hâlâ ölüyorlar (saçma sapan işler dünyası)).</p>
<p>Çivi düzelticiliği müthiş bir işti ve çok severek yapıyordum, bununla beraber ne zaman beton sulayan bir işçi görsem çivileri çekici filan bırakıp &#8220;<em>müsaade ederseniz ben de biraz beton sulamak isterim</em>&#8221; demek için yanlarına koşuyordum (daha doğrusu koşmaya başlıyor, beni fark ettikleri anda yavaşlayıp yürüme moduna geçiyordum, epey ciddi bir çocuktum, laubalilik sevmezdim öyle). Velhasılı, eğer nerede olduklarını biliyorsanız, o 15 katlı blokların betonlarında çok emeğim var benim (özellikle de <a href="http://tinyurl.com/3shmcah">şunun</a>kinde). Ben gönüllü olduğumda hortumlar hemen bana teslim edilirdi, parmaklarım buruşup naylon torba gibi olana kadar beton sulardım (garip şekilde şimdi buruşuk parmaklara karşı bir fobim var, bu yüzden <a href="http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/">plajın kenarında</a> yaşıyor olmama rağmen denize girmiyorum (yazardan psikologlara kavisli bir orta)). O betonları sularken ne kadar önemli hissettiğimi anlatamam. Ben olmasam o betonlar çatlar, o binalar kırılıverirlerdi. Küçük yaşımda omuzlarıma her katında 4 daire olan, 15 katlı, üç kanatlı bina komplekslerinin sorumluluğunu yüklendiğim beton sulamacılığı şampiyonluğu müsabakalarında Tsubasa gillerin gol atamazlarsa kaybedecekler maçlarının yegâne forveti idim. Yerimi çok iyi biliyor, hocalarım görev verdiğinde sudan nasibini almamış bir karış beton kalmayıncaya dek kıvançla çalışıyordum.</p>
<p>İşçiler pek severlerdi beni, ve ben de onları çok severdim. Öyle ki, annemin izin verdiği günlerde öğlen yemeklerini işçiler ile beraber yerdim (çok kısa sürede öğlen yemeklerini işçiler ile yemem rutin bir hale geldiği için izin almanın gerekliliği de kalkmıştı ortadan, ben işçilerin çocuğu olmuştum artık, annem gelip evde yemek yemem için onlardan izin alsındı). O koğuşlardaki atmosferi unutamıyorum ve çok özlüyorum (oradaki güzel insanlardan birisi de Mustafa abi idi misal, kendisini çeyrek asır sonra Barhal&#8217;da gördüm, <a href="http://meren.org/blog/2009/07/barhalda-7-gun/">şuradaki yazıda</a> var kendisi).</p>
<p>Kürt ve Karadenizli işçilerin koğuşları ayrı idi. Öyle pek fazla bir araya da gelmezlerdi. Bense iki kere üst üste aynı koğuşta yemek yemez, bir gün o koğuşa diğer gün bu koğuşa giderdim. O zamanlar neden bir araya gelmemek için özen gösterdiklerini anlayamazdım elbette. Bir keresinde Süleyman abiye bu garipliğin sebebine dair bir şeyler sorduğumda kendisinden &#8220;<em>boşver Muratçığım ya, uzun hikaye</em>&#8221; yanıtını almıştım. Her söyleneni sözlük anlamı ile alan çocuk aklım <em>&#8220;ne kadar uzun olabilir ki&#8221;</em> diye epey düşünmüştü (yıllar geçtikçe hikayenin aslında ne kadar kısa olduğunu anladım: birkaç şovenist siyasi manevra bu insanları birbirine yok yere küstürmüştü; Zaza Süleyman&#8217;ı şimdi görsem de anlatsam keşke). Hasbelkader benim orada olmadığım bir gün, işçilerin bir sebepten ötürü birbirlerine girdiklerini öğrendim. İnsanlar yaralanmıştı. Birisi birisine &#8220;<em>taş ve sopalarla birbirlerine girdiler</em>&#8221; diyordu. Aklım almıyordu (en başta madem taş var, neden uzaktan atılmıyordu?). Kimseye doğru soruları soramıyordum (&#8220;<em>neden kavga etmişler?</em>&#8221; sorusunun makul bir yanıtı yoktu, çocuk olduğum için soru sorma hakkım hemen tükeniyordu). Bu olay beni epey üzmüştü. Sanırım beni bu kadar seven insanların aslında birbirlerini -hakkında hiçbir fikrim olmayan bir sebepten ötürü- sevmiyor olduklarına bu seviyede şahit olmak bana çok zor gelmşti (muhtemelen annesi ile babası ayrılan çocuklar da benzer bir kafa karışıklığı yaşıyorlar).</p>
<p>Bir süre kimse ile konuşmayıp ve hiçbir iş yapmadan ellerim cebimde, at hırsızı gibi dolandım aralarında. Beni yamuk çivilerle, sulanmayı bekleyen betonlarla, sucuklu yumurtalarla kandırmaya çalıştılar. Bir-iki gün dayanabildim (barışın yokluğuna üzülenlerin yorgunluğu kurşun gibi olurmuş, bırakacak yer ararlarmış meğer). Ortada duruma çok içerleyen birisinin olması birilerinin birilerini sevmesini sağlamıyordu (hepsi benim ne istediğimi çok iyi biliyorlardı, fakat bana önerebilecekleri çözümler yamuk çiviler filandı).</p>
<p>İnsanın ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği gerçeklerin de var olduğuna şahit olması zor. Yine de kişi ne kadar küçük olduğu gerçeği ile kendisine gereğinden fazla önem vermeye başlamadan tanışması bence çok hayırlı.</p>
<p>O yıl pek para kazandığımı söyleyemem.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/kucuk-seyler/down.jpg" border="0" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Formspring&#8217;deki gelen kutumda bekleyen anonim bir soru &#8220;<em>mesleğini yaparkenki motivasyonun nedir? paranın mesela, yeri nedir?</em>&#8221; diyordu.</p>
<p>Fırsattan istifade, bu hayatta konvansiyonel anlamda hiçbir motivasyonum olmadığını itiraf etmeliyim. Çoğu zaman bir şeyleri para için yapmaya tenezzül etmeyecek kadar önemli, insanlık için yapmaya kalkışmayacak kadar önemsiz hissediyorum (muhtemelen ikisi de pek sağlıklı değil, ama sağlık olsun). Bu hislerin kökleri belki de artık iyice silikleşmeye başlamış olan çocukluk yıllarıma kadar gidiyordur, bilemiyorum.</p>
<p>Mesleğimi yaparken bir motivasyonum yok, hiçbir işe bir motivasyonla başlamadım. Ama 20 yıl önce çekirdek satarken duvarda oturan insanlar görüp kendime dair, 15 yıl önce Didim&#8217;de bir markette çalışırken Pelin isimli bir kıza aşık olup başkalarına dair, birkaç ay önce üzerinde çalıştığım veri içerisindeki bir örüntüye raslayıp doğaya dair bir takım kapılar araladım. Her biri birer kartpostal gibi. Şimdi sorsalar bunları bu şekliyle, bu sırada yaşamak fena değildi, aynısından bir tane daha rica edebilir miyim derdim (belki ek olarak Pelin&#8217;in de bana aşık olmasını filan isteyebilirdim mesela). Nasıl bir motivasyon bana bunları bu sıra ile verebilirdi, bilemiyorum. Motivasyon insanın büyüyüp engellere yoğunlaşmasına sebep oluyor. Halbuki küçülüp altından geçmek de bir ihtimal.</p>
<p>Bu yıl üniversite tercihlerinin yapıldığı dönemde birçok kişiden öneri isteyen mesajlar aldım. Sanırım bir şekilde -en azından bu sayfaları okuyanların bir kısmı üzerinde- ne yaptığını bilen, sistemli, programlı bir insan izlenimi yaratıyorum. Halbuki tam aksine, genellikle <a href="http://meren.org/blog/2010/12/olcegin-neresinde-olmak/">bir ölçek karmaşası</a> içerisinde yaşıyorum. Kendine bir yol çizmek isteyen ve teveccüh gösterip fikirlerime güvenen insanlara gerçekliğine ve önemine inanmadığım şeyler söylemek hiç işime gelmiyor (yoksa hepinizin mesajları bana ulaştı, hepsini okudum arkadaşlar).</p>
<p>Bunu idrak etmekte çok zorlandım, fakat bu hayatta raslantılar dışında neredeyse hiçbir şeyin hükmü yok.</p>
<p>İnsanlar hasbelkader içine doğdukları bu sistemin kendilerini sahip olmaları gerektiğine inandırdığı şablon motivasyonlardan, içini doldurmaya teşvik ettiği insan kalıplarından silkelenip arınmalı. Yakında ölecek ya da doğalı çok olmamış kişilere anlatmaya çalışıldığında anlamsız duyulacak hedeflere talip olmamalı, ne yaptığını bilmeyen birisi olmaktan ziyade, bu hayatta ne yaptığını biliyor olanlardan olmaktan korkmalı. Çünkü var onlar o kadar kaybolmuş olmak ki nerede ne yapıyor olduklarına dair bir silik bir kibirle yaşıyor olmak.</p>
<p>Kurt Vonnegut şöyle demiş zamanında:</p>
<blockquote><p>&#8220;We are here on Earth to fart around. Don’t let anybody tell you differently&#8221;<br />
(“Sersem sersem dolaşalım diye buradayız. Kimsenin size farklı bir şeye inandırmasına izin vermeyin”)</p></blockquote>
<p>Adam büyük olasılıkla haklı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/08/cekirdek-sataraken-buyuyup-beton-sularken-kuculmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>23</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2011 Falmouth Koşusu</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/08/2011-falmouth-kosusu/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/08/2011-falmouth-kosusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Aug 2011 21:19:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben Bugün Bunu Çektim]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[85mm f/1.4]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[falmouth]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık/spor]]></category>
		<category><![CDATA[woods hole]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2254</guid>
		<description><![CDATA[Bugün nüufusu 900 kişi olan Woods Hole köyümüzde 30.000&#8242;den fazla kişi vardı. Bunca muhteremin sebeb-i ziyareti ise, Falmouth Koşusu olarak bilinen ve her yıl tekrarlanan meşhur 11.5 kilometrelik yarış. Çok büyük bir ödül filan yok aslında, birinci olan 10.000 dolar alıyor, fakat prestijli bir yarış olacak ki dünyanın dört bir yanından koşucular geliyormuş. Neyse. Normalde bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün nüufusu 900 kişi olan <a href="http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/">Woods Hole</a> köyümüzde 30.000&#8242;den fazla kişi vardı. Bunca muhteremin sebeb-i ziyareti ise, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Falmouth_Road_Race">Falmouth Koşusu</a> olarak bilinen ve her yıl tekrarlanan meşhur 11.5 kilometrelik yarış. Çok büyük bir ödül filan yok aslında, birinci olan 10.000 dolar alıyor, fakat prestijli bir yarış olacak ki dünyanın dört bir yanından koşucular geliyormuş.</p>
<p>Neyse. Normalde bu tip etkinliklere dair halet-i ruhiyem &#8220;<em>ses etmesinler başka ihsan istemem</em>&#8221; mukabilinden olduğu için bu Pazar gününü de bilgisayar başında geçirmeyi düşünüyordum. Fakat aynen <a href="http://meren.org/blog/2010/02/super-bowl-esnasinda-french-quarter-new-orleans/">2010 yılındaki Superbowl hadisesi</a>nde olduğu gibi, son anda yarışın yapılacağı yere gitmeye ve fotoğraf çekerek etkinliğin bir parçası olmaya karar verdim. Çektiğim 200&#8242;e yakın fotoğrafı koşu organizasyonuna bağışlayacağım. Fotoğrafların büyük bir kısmı sadece fotoğraftaki kişiler için kıymet arz eden fotoğraflar (adamlar, kadınlar pata pata koşuyor işte, görecek pek bir şey yok). Fakat içlerinden birkaç tanesini de buraya koyayım, arşiv olsun dedim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Aşağıdaki bina MBL&#8217;in benim de içinde çalıştığım Lillie Laboratuvarı binası. Fotoğraf makinemi Cuma günü lab&#8217;da bıraktığım için, fotoğraf çekmem ancak binaya girip makinemi aldıktan sonra mümkün olacaktı. Bisikletle evden MBL&#8217;e doğru giderken kendi kendime &#8220;<em>ne olacak, iki dakika bisikleti aşağıda bırakır, yukarıdan makineyi alır gelirim</em>&#8221; diyordum. Girişte bunca insanı görünce yaşadığım şoku unutmayayım diye, uzun bir sürüncemenin ardından makinemi almayı başardıktan sonra geri dönüp bu kalabalığın bir fotoğrafını çekmek istedim. Bu kalabalık geriye doğru neredeyse bir kilometre boyunca gidiyor böyle. Anormal. Fotoğraf makinesine ulaşır ulaşmaz orayı olanca hızımla terk etmem gerktiğini anladım. Yoksa onlar koşmaya başlayınca ben de koşmaya başlamış sayılacaktım.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-3.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Koşu fotoğraflamak son derece ciddi bir lojistik planlama gerektiren bir hadise imiş. &#8220;<em>Basın konvoyu</em>&#8221; içerisinde olmayan bir fotoğrafçının bu kalabalıkta olması gereken yere ulaşması filan gerçekten zor.</p>
<p>Mesela aşağıdaki fotoğrafı çektiğim noktada kendimi bisikletim ile beraber START yazan başlangıç noktasının öbür tarafına geçirmem gerekli idi. Çünkü yarış başlayacak, fotoğraflar çekeceğim, sonra bisikletle birkaç kilometre gidip yorulmaya başladıkları yerde pusu kurup bir daha çekeceğim filan. Çok çakalım (ama lojistiğim zayıf). Bir şekilde üstesinden geldim, fakat detaylar ayrı bir günlük yazısını hak ediyor yani, o derece. Bu yüzden hiç girmeyeceğim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-4.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Amerika&#8217;da fiziksel engellilere gösterilen saygı ve nezaketin hastasıyım gerçekten. Bununla beraber engellilere gösterilen ilginin bir toplumun her şeyinden çok refah seviyesi ile ilgili olduğuna dair inancım Amerikalılara buradan bir paye verip vermeme konusunda tereddüt etmeme sebep oluyor. Fakat her koşulda aferin yani. Misal, bu yarışın da bir fiziksel engelliler ayağı vardı, ve herkesin ardından başlamak ya da saçma sapan tali bir parkurda yarışmak yerine fiziksel engelliler ana yarıştan 20 dakika önce başladılar.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-10.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yukarıdaki fotoğraftan varlıklarını fark edebileceğiniz son derece iddialı sporcuların yanında, bu işi yaşama ve yarışma ruhuna saygı motivasyonu ile yapanlar da vardı. O tekerlekli sandalyeyi arkadan iten amcayı öperim ben.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-14.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu noktada ana yarışmanın başlamasına henüz 20 dakika olduğu için, bu ekibi bisikletimle bir süre takip ettim. Büyük bir yokuşu çıkarlarken son bir fotoğraflarını çekip geri döndüm.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-16.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Geri döndüğümde asıl yarışın son hazırlıkları yapılıyordu ve ön saflar olay yerine Amerikalı abilerimiz ve ablalarımızın beyaz kıçlarını tekmelemek için iştirak etmiş olan Kenyalı ve Etiyopyalı &#8221;<em>elit koşucu</em>&#8221; kardeşlerimiz tarafından tutulmaya başlamıştı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-19.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Hakemlerin işareti ile ilk grup saat 10:10&#8242;da koşmaya başladı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-27.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Cılız bir ıslık sesi duyup arkama dönmemle fark ettiğim bir grup izleyiciyinin bana &#8220;<em>fotoğrafçı olacaksın bir de, hale bak</em>&#8221; der gibi baktıklarını görünce halimden hicap duydum. Aile babası gibi yol kenarlarından fotoğraf çekmek bana yakışmazdı. Fakat otellerin, barların balkonlarından fotoğraf çekmek için izin alma konusunda <a href="http://meren.org/blog/2009/01/biscuit-palace-clover-grill/">talihsiz</a> olduğumu bildiğim için gidip de kimselerden izin almaya niyetim yoktu (zaten vakit de yoktu, ikinci grup birkaç dakikaya koşmaya başlayacaktı).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-28.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Az ilerde yol kenarındaki motele ıslık çala çala girip, sanki ne yaptığımı çok iyi biliyormuşum gibi üst kata çıkıp, bulduğum ilk boşluktan belime kadar dışarı eğildiğimde &#8220;<em>tamam yahu, perspektif budur, ikinci grup koşucular başlayıp buraya kadar geldiklerinde manzara harika olacak</em>&#8221; diye düşündüm.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-31.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fakat beklediğim kadar olmadı (ama olsundu):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-40.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Şimdi muazzam bir performans gösterip, bisiklet yolundan 7 kilometre gidip, bisiklet yolu ile koşucuların kullandığı yolun kesiştiği noktaya koşunun liderinden önce varmalı idim.</p>
<p>Bisikletimle arka yollardan bisiklet yoluna çıkıp var gücümle pedal çevirdim. Koşucularla bisiklet yolunun kesiştiği yere öyle bir zamanlama ile vardım ki, bisikleti bir kenara atıp fotoğraf makinesini doğrultup çektiğim ilk fotoğraf koşunun liderleri idi (eğer on saniye gecikse idim kaçıracaktım kendilerini) (bu arada haberlerden gördüğüm kadarı ile koşuyu da soldaki abimiz kazanmış) (gördüğünüz gibi burada bir on santim kadar geride, şüphesiz burada çıkarılmayı bekleyen önemli bir ders vardır (fakat ben çıkarmayacağım, dileyenler kendileri çıkarabilirler)):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-41.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu arada önden giden koşucuların çok büyük bir kısmı adımlarını atarlarken ayaklarının yere ilk değen kısmı topuk kısımları değil, ön kısımları idi. Belki bir kısmınızın bildiği gibi, son yıllarda yapılan araştırmalar, kullandığımız ayakkabı teknolojisini, insan vücudunun optimum koşu performansı ve esnekliği için uygun olmadığını gösteriyorlar. Normalde koşarken ayağın yere ilk temas etmesi gereken kısmı onlarca kemik ve kas ile yer ile ayağın buluşması esnasındaki darbeyi sübvanse edebilecek kapasite ve esnekliğe sahip olan &#8216;ön kısmı&#8217;. Topuk değil. Aşağıdaki gibi koşan insanları gördükçe &#8220;<em>ben bunları Arpat&#8217;a göstermez miyim</em>&#8221; diye çok söylendim (Arpat &#8216;doğru koşu&#8217; metodunun ateşli bir icracısı ve beni her gördüğünde koşarken topuğumu kullanamayayım diye bana altı kağıttan yapılmış ayakkabılardan aldırmaya çalışıyor):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-49.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu koşu esnasında hep olimpiyatlarda filan gördüğümüz sporcu kardeşlerimizin &#8220;<em>geçerayak su alıp yarısını içip yarısını yerlere dökme</em>&#8221; seremonisine de şahit olmayı başardım. Gönüllüler yol kenarında kurulmuş masalar üzerine konan su bardaklarını alıp koşucuların kolayca alabilecekleri şekilde  uzatıyorlar. <em>Ya ne olacağıdı</em>. Tamam be. Allalla. Ama beni çok şaşırtan bir şey de oldu, böyle ukalalık yapacaksanız söylemeyeyim. <em>Söyleme</em>. Tamam söylüyorum. <em>Söylem..</em>Her geçen sporcu su uzatanlara &#8220;<em>teşekkürler</em>&#8221; diyordu böyle. Fakat her an onlarcası geçtiği için teşekkürlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bir an çok duygulandım. <em>Bör ön çök döygölöndöm</em>. Pfft.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-60.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ben olsam bardağımı da yanımda götürürdüm. İnsanlar çok vefasız.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-64.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kilometrelerce uzunluktaki parkurun hemen her noktasında koşanları alkışlayan, onlara moral veren insanlar vardı. Bir ara &#8220;<em>hadi dostum, harikasın, çok az kaldı</em>&#8221; filan diye koşanlara tezahürat edenlerin yanında dikilip &#8220;<em>hey, evet sen, yarım saattir buradayım ve senden önce bir 5.000 kişi filan geçti :(</em>&#8221; diyerek merenlik yapmak istemedim değil.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-65.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu arada ALS ve kanser gibi hastalıklarla savaş için koşan çok fazla insan gördüm (bunlar ya bizzat bu hastalıklarla savaşan, ya bu hastalıklar konusunda bilinç oluşturmaya çalışan ya da insanları bu hastalıklara karşı mücadele eden enstitüleri desteklemeye çağıran insanlardı). İnsanların azminden etkilenmedim değil.</p>
<p>Bir ara aşağıdaki fotoğrafçıyı görüp fotoğrafını çektim, sonra kendisine &#8220;<em>e-posta adresini ver, fotoğrafını göndereyim</em>&#8221; dedim, pek sevindi:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-80.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu da böyle bir anımdır.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/falmouth-race/frace-72.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Seneye burada olursam bu koşu üzerine daha ciddi bir proje düşüneceğim (mesela içinde bir koşucu olarak yer almak olabilir).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/08/2011-falmouth-kosusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Woods Hole&#8217;da Yaşam</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2011 02:40:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[mbl]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>
		<category><![CDATA[woods hole]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2188</guid>
		<description><![CDATA[Artvin bir istisna. İnanmazsınız, her gün en az bir kez hatırlayıp özlemle anıyorum Artvin&#8217;i. Çok şehirden ayrıldım ben (sırf ortaokul yaşantım iki, lise yaşantım ise üç değişik şehirde geçti). Fakat Artvin dışında hiçbir şehirle aramda Artvin&#8217;le olduğu türden bir bağ hasıl olmadı. Şehirleri yaşayan insanlar ile karşılaştığında kıskananlardan, ayrılırken dönüp yüzüne dahi bakmadığı şehirlerin affına sığınanlardanım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Artvin bir istisna. İnanmazsınız, her gün en az bir kez hatırlayıp özlemle anıyorum Artvin&#8217;i. Çok şehirden ayrıldım ben (sırf ortaokul yaşantım iki, lise yaşantım ise üç değişik şehirde geçti). Fakat Artvin dışında hiçbir şehirle aramda Artvin&#8217;le olduğu türden bir bağ hasıl olmadı. Şehirleri yaşayan insanlar ile karşılaştığında kıskananlardan, ayrılırken dönüp yüzüne dahi bakmadığı şehirlerin affına sığınanlardanım ben.</p>
<p><a href="http://meren.org/blog/2011/04/biten-doktoranin-ardindan-notlar/">Doktoranın bitimi</a>nin ardından yelkenleri açmak vakti gelip çattığında hüzünlenir gibi olduğumu fark edince, elin New Orleans&#8217;ının taş kalbime bir çentik atmayı başarmış olduğunu fark ettim. Yıl 2011 olmuştu ve görünen o ki özlediğim tek şehrin Artvin olduğu günlerin sonuna gelmiştik. <a href="http://meren.org/blog/tag/new-orleans/">İçinde New Orleans geçen</a> çok yazı yazdım bu günlükte. Fakat bu işin sonunda içinden New Orleans geçmiş bir insan olmanın böyle bir şey olduğunu bileydim, daha da çok yazardım.</p>
<p>Bu bu günden 2 ay öncesi, bavulumu arabaya atıp Kuzey&#8217;e doğru 2500 kilometrelik bir yolculuğa çıkmadan dakikalar önce New Orleans&#8217;taki evim:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-1.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fotoğraftaki aslında benim değil <em>babamın bavulu</em>. Babam bundan 25 yıl önce uzak bir yerlerden geri döndüğünde elinde bu bavul vardı. Hiç unutmam, içinden bana hediye olarak bir adet Casio hesap makinesi çıkmıştı. Şimdi nereye gitsem yanımda götürüyorum. 25 yıl çeyrek asır bu arada. O kadar olmuş yani. Peh.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>New Orleans&#8217;tan kalkıp geldiğim Woods Hole, ABD&#8217;nin Massachusetts isimli eyaletinde, <a href="http://www.whoi.edu/">WHOI</a> ve şu anda çalışmakta olduğum <a href="http://mbl.edu">MBL</a> gibi enstitülere ev sahipliği yapan, Boston&#8217;a 1½ saat uzaklıktaki <a href="http://tinyurl.com/5tn4wfz">küçücük bir kasaba</a>. Bu kasabada ne işim olduğu elbette tamamen bir raslantı. Doktoramın ikinci yarısında ilgi duymaya başladığım mikrobiyoloji ve ekoloji tüm benliğimi yavaş yavaş ele geçirirken, <a href="http://biyolokum.com">Duygu</a> MBL&#8217;den gelen bir iş ilanını bana iletir (iş ilanında MBL&#8217;deki bir kadın domates yapraklarının üzerindeki mikrobiyal canlıların oluşturduğu toplulukların dinamiklerini, mikrobiyal topluluğu oluşturan *bireyler* seviyesinde inceleyeceği bir araştırma için doktora sonrası araştırmacı aramaktadır). Meren şakasına başvurur, iş ciddiye biner, olaylar gelişir ve hadise bu noktaya kadar gelir.</p>
<p>Bendeniz kişisi hayatı bir kurabiye canavarı ciddiyetinde yaşayan bir şahsiyet olduğu için yolculuk vakti gelip çattığında &#8220;<em>amaaan, bulunur bir şey yea</em>&#8221; diyerek bavulunu kaptığı gibi Woods Hole&#8217;a doğru yola düşmüş, hem çok turistik, hem çok küçük, hem de çok pahalı bir yere vardığını, dolayısıyla yaz aylarında ev bulmanın çok uzun sürebileceğini ise acı bir şekilde öğrenmişti.</p>
<p>Evet. Woods Hole&#8217;a vardıktan sonra anladığım ilk şey maddi külfetinin altından kalkabileceğim seviyede kiralık bir ev bulmamın neredeyse imkansız olduğu gerçeği olmuştu (&#8220;k<em>eşke gelmeden önce İnternet&#8217;ten filan biraz bakınsaymışım</em>&#8221; diye üzülüp biraz olsun akıllanma fırsatını ise, çadırımı yakınlardaki bir kamp alanına kurup günümü gün etmeye karar vererek geri teptim). MBL&#8217;de işe başlamama birkaç gün kala ev konusunda halen bir gelişme yoktu.</p>
<p>Bununla beraber şansım sürpriz bir şekilde yaver gidince istesem de ayarlayamayacağım bir şey oldu: çok tatlı birisi bana bir grup insanın komün yaşantısı sürdüğü büyük bir evde bir &#8220;<em>oda</em>&#8221; bulmuştu. Gidip eve bakma, ev sahibi ile tanışma, taşınmaya karar verme ve taşınma işleri sadece birkaç saat sürdü.</p>
<p>Evde benim dışımda 6 insan ve 3 köpek yaşıyor. Evin sahibi ve aynı zamanda sakinlerinden birisi olan kişi bütün gününü dikiş makinesinin başında geçiren, kendi birasını imal eden, arı kovanları ile uğraşan, hayat dolu ve son derece enteresan bir Adile Naşit varyasyonu. Evin sakinlerinden bir diğeri ise iki haftadır aynı evde yaşamamıza ve her akşam telefonda birileri ile car car konuştuğunu duymama rağmen benimle bir kelime dahi konuşmamış olan orta yaşlı bir ressam amca (Adile teyzenin dediğine göre insanlara alışması zaman alıyormuş (benim de insanlara sinir olmam zaman alıyor, muhtemelen o konuşmaya hazır olduğunda ben de konuşmama kıvamına gelmiş olacağım, haberi yok)).</p>
<p>Bu iki egzantrik kişilik dışında dört tane de genç var ortamda (bir ekolog, bir psikiyatrist, bir yunus/balina doktoru, bir tane de ne yaptığını henüz çözemediğim şeker bir abla). Herkesin kendi odası var, ve üç katlı evin çeşitli yaşam alanları ortak. Çok eski olan ve her tarafı dökülmekte olan ev bana eski Türk filmlerindeki aile evlerini hatırlatıyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-33.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İçi bile eski Türk fimi evleri gibi. Aşağıdaki fotoğraf evde kimsenin kullanmadığı bir salon mesela. İçi oradan buradan toplanıp bir araya getirilmiş, birbiri ile uyumsuz, ve istisnasız bir şekilde hepsi dökülmekte olan mobilyalarla dolu (tam bir <a href="http://www.meren.org/blog/2009/02/wabi-sabi-ve-fotograf-uzerine">Wabi-Sabi </a>odası). Hiçbir zaman ne maddi ne de manevi olarak bir parçası olmadığım zengin zümrenin çoğunluğunu teşkil ettiği bir beldenin en fakir evinde, ve birisi tonton, diğeri sosyopat bir ton insanla beraber yaşadığım için çok mutluyum açıkçası.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-31.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Evin çok büyük bir arka bahçesi var. Hatta bahçenin bir kısmı evin sakinlerinin bir şeyler ekip biçmek için hazırladıkları bir tarlaya da ev sahipliği yapıyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-37.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tarlanın en büyük problemlerden birisi ise, son yıllarda kümes hayvanlarına merak salan bölge halkının yörenin doğal sakinlerinden olan tilkileri bir tehdit olarak görüp öldürmeye başlamasının arından sayılarında büyük bir patlama yaşanmakta olan tavşan heyvanlarının buldukları her bitkiyi talan ediyor olmaları. Tarlanın etrafını koruyan tellerin altını üstünü eşeleyip giriyorlar içeriye. Ortamda o kadar çok tavşan var ki, bisiklet sürerken filan bir tavşanı ezme riskinin varlığını sadece birkaç gün içinde keşfettim. iPhone kullanmayı beceren 2000li yılların insanların kafalarının ekolojiye bir türlü basmıyor olması gerçekten çok enteresan.</p>
<p>Bu arada evin bahçesinin sonunda şöyle bir kapı var:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-40.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yüzüklerin efendisinde Shire&#8217;ın dışına çıkmamış hobitler gibi önüne kadar gidip gidip geri dönüyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>80&#8242;li yılların çocuklarının küçüklük yıllarını arkadaşlarının bisikletlerine bakıp iç geçiren gillerinden olduğumdan olsa gerek, bisikletlere dair acayip bir zaafım var benim. Kaldığım evin çalıştığım enstitüye olan uzaklığı tam böyle bisiklet sürmelik bir mesafe. Çok güzel bisiklet yolları filan da var. Bu yüzden gelir gelmez hiç düşünmeden bir bisiklet almaya karar verdim. Hiç düşünmeden karar verdim, fakat son derece obsesif bir insan olduğum sonrasında &#8220;<em>hangi bisikleti alsam acep</em>&#8221; diye çok düşündüm&#8230; Günlerce eleştiri yazısı okuduktan sonra bir tur / yol bisikleti kırması olan Novara &#8211; Safari&#8217;de karar kıldım:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-4.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yaklaşık 20 dakika süren bisiklet yolculuğum epey manzaralı.</p>
<p>Evden çıktıktan 2 dakika sonra şuradayım:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-7.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Gitmeye çalıştığım yer ise aşağıdaki fotoğrafta sahil şeridinin görünen en son kısmı:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-8.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu bölgenin Güney&#8217;den gelmiş sıcakkanlı birisi için yılın sadece iki-üç ayı paltosuz dayanılabilecek kadar ısınıyor olması, bu manzaralı yolların çok yakında beni acımasız rüzgarların tokatladığı birer korku filmi setine dönüşeceği gerçeğine gebe. Bu günlerde &#8220;<em>şu güzel ortamı bozmayalım panpacığım</em>&#8221; refleksi ile bu gerçeği görmezden geliyor olsam da, içten içe epey endişeliyim açıkçası. Yıl boyunca bisiklet sürmek gibi bir planım var ve okurlar arasındaki usta bisikletçilerin soğuk havalarda ne tür giysiler giydiklerine dair önerilerini beklerim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sahil yolu aşağıdaki gibi evlerle dolu. Bu evlere baktığımda garip bir şekilde sinirleniyorum. Bence kimse bu tür bir eve hayatı boyunca sahip olma lüksüne sahip olmamalı. Bu dünya benim olsa idi bu evler dünyanın yaşlılarına ait olurdu. Devremülk usulü.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-12.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Woods Hole epey bisiklet dostu bir yer. Bisiklet yolunda neredeyse hiçbir zaman yalnız değilim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-14.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Aşağıdaki fotoğraf da ellerini bırakabilecek kadar iyi bir bisikletçi, o halde fotoğraf çekebilecek kadar iyi bir fotoğrafçı olduğumu göstermek için (şu gezegende çeyrek asırı devireli 0.06 asır oluyor, hayatım hala böyle eften püften hadiselerin peşinden koşmakla geçiyor):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-17.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Woods Hole&#8217;un hemen girişinde, uzun vadede favori mekanlarımdan birisi olacağını tahmin ettiğim bir kahvehane var (bu fotoğrafı da vizörden bakmadan çekmiştim, dikkatinizi çekerim (ufuk çizgisi birazcık eğri olmuş, ama ufuk görünmediği için ispatlayamazsınız diye göndermekte sakınca görmedim, saygılar)):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-19.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yukarıdaki fotoğraftan bir dakika sonra ise nihayet <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Marine_Biological_Laboratory">123 yaşındaki</a> küçük ve mütevazı enstitümün girişindeyim (nedense bu gün ters ışık tarafımdan kalkmışım):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-25.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Üçüncü kattaki Karşılaştırmalı Moleküler Biyoloji ve Evrim Merkezi&#8217;nin Biyoçeşitlilik Grubu&#8217;na ait olan ofisindeki masam <a href="http://ff.im/zEa0v">New Orleans&#8217;taki çalışma ortamım</a>a kıyasla epey sakin:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-23.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Lakin ayağa kalkınca ofisi penceresinden güzeller güzeli Yılan Balığı Göleti&#8217;ni görmek de bir ihtimal:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Eel Pond" src="http://meren.org/wp-content/gallery/woods-hole/woods-hole-28.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kendimi yanında küçücük hissettiğim insanlarla çalışıyorum. Ne kadar uyum sağlayabileceğim konusunda henüz bir fikrim yok. Birbirimizden sıkılmadığımız taktirde önümüzdeki birkaç yılı geçireceğim yer burası olacak gibi görünüyor. <em>Bol şans Meren.</em> Çok teşekkür ederim. Olmaz ya, yolunuz düşerse haber edin, süper bir kahveci biliyorum. <em>Peki</em>.</p>
<blockquote><p>Not: Woods Hole hakkında hep güzel şeyler söylemişim gibi olmuş. Fotoğraflara aldanmamanız için madalyonun diğer yüzünden de bahsedeyim: Burası son derece izole bir mekan. Sadece 3 tane lokanta var misal (ve üçü de ateş pahası). Saat 4 olunca her yer kapanıyor. Alışveriş yapılabilecek mekan bulmak bile büyük dert. Okyanusun kenarcığında olduğu için hava -çok afedersiniz- bir öyle bir böyle. Günlerim &#8220;<em>aa ne güzel hava güneşli ve evet çok yağmurluymuş da ve bu arada gök çok güzel yırtıldı bence ve o şimşekler çok da güzel iyi oldu bu rüzgarla birleşince ve hava ne güzel güneşli filan bak ben yerim ki onu saygılar havacığım</em>&#8221; filan şeklinde geçiyor. Yakınlarda olan iki büyük şehir Boston ve Providence, ikisine de gidiş geliş asgari 3 saat. Herkes &#8216;beyaz&#8217;, zerre kadar kültürel çeşitlilik yok. Üstüne üstlük Woods Hole&#8217;da turist olmayan nüfus 900. Kışın da bu nüfus yarıya düşüyormuş. Dolayısıyla kültürel çeşitlilik olmadığı gibi sosyal aktivite de beklemek delilik. Burası tam bir inzivaya çekilme yeri bu bağlamda. Benim ruhum yaşlı olduğu için bir sorun yok, ama fotoğraflara bakıp &#8220;aa ne güzel yermiş&#8221; diye buralara yerleşmeye kalkacak gençlerin hayatını karartmayayım dedim.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/06/woods-holeda-yasam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>38</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biten Doktoranın Ardından Notlar</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/04/biten-doktoranin-ardindan-notlar/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/04/biten-doktoranin-ardindan-notlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Apr 2011 05:39:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[14-28mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dokora]]></category>
		<category><![CDATA[mbl]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>
		<category><![CDATA[mike ferris]]></category>
		<category><![CDATA[woods hole]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2114</guid>
		<description><![CDATA[2007 yılı ortasında başladığım doktora eğitimim birkaç gün evvel sona erdi. Doktora sürecine dair bir yazı yazıp hem günlüğün neredeyse bütün sürece tanıklık etmiş olan izleyicilerini güncellememin, hem de henüz taze iken bu yolculuğa dair edindiğim tecrübeleri not düşmenin iyi bir fikir olabileceğine kanaat getirdim. Çok sık duyduğum &#8220;doktoradan sonra ne yapacaksın&#8221; sorusuna yanıt vererek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2007 yılı ortasında başladığım doktora eğitimim birkaç gün evvel sona erdi. Doktora sürecine dair bir yazı yazıp hem günlüğün neredeyse bütün sürece tanıklık etmiş olan izleyicilerini güncellememin, hem de henüz taze iken bu yolculuğa dair edindiğim tecrübeleri not düşmenin iyi bir fikir olabileceğine kanaat getirdim.</p>
<p>Çok sık duyduğum &#8220;<em>doktoradan sonra ne yapacaksın</em>&#8221; sorusuna yanıt vererek başlayayım ki sırf burasını merak edenler daha fazla devam etmek zorunda kalmasınlar: Doktoramın ikinci yarısında hesapsal biyoloji ve mikrobiyal ekoloji konularında çalışmaya başlamıştım. Henüz hevesimi alamadığım bu konular üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaya devam edeceğim. Yeni adresim ise Woods Hole, Massachusetts&#8217;teki <a href="http://mbl.edu/">Marine Biological Laboratory</a> (MBL) isimli bir enstitü (epey rekabetçi bir enstitü olan MBL&#8217;in &#8220;<em>çok yoğunum</em>&#8221; sızlanmalarıma farklı bir boyut kazandırmasını bekliyorum).</p>
<p>Yazının devamı doktora sürecinin magazin boyutu ile ilgili olacak. Bilimsel boyutu ile ilgili tartışmalar, tezimi yayınladıktan sonra (tezimin önemli kısımlarını Türkçe&#8217;ye çevirmeyi de düşünüyorum. Göreceğiz. Yavaş yavaş).</p>
<p>Bu arada bu bir &#8220;<em>doktora yapmak isteyenlere tavsiyeler</em>&#8221; yazısı değil. Eğer buna benzer bir şeyler bekliyorsanız vakit kaybetmenizi istemem.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="Onbeşinci gün.." src="http://meren.org/wp-content/gallery/dissertation/day-15.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p><em>Feragatname: Düşüncelerimi paylaşmadan önce bilmenizi istediğim birkaç şey var. Örneğin ne doktoradan önce ne de doktora esnasında eğitim sisteminin tanımladığı anlamda iyi bir öğrenci değildim (aslında hiçbir anlamda iyi bir öğrenci değildim). Birkaç istisna dışında aram ne hocalarım ne de sınıf arkadaşlarım ile iyi olmadı. Liseyi nasıl ki serserilikten neredeyse tamamen raslantı eseri bitirdiysem, üniversiteyi de Necdet Yücel gibi insanların telkinleri ile bitirdim (zira bana kalsa o sıralar bas gitar çaldığım black metal grubu ile Türkiye&#8217;yi turlamak üniversite okumaktan çok daha verimli ve mantıklı bir işti (muhtemelen gerçekten öyleydi de, ama neyse (sonra gruptan da atıldım zaten))). İşi dehayı vatandaşa dönüştürmek olan eğitim sisteminin üniversite de dahil olmak üzere her seviyesi ile kavgalı olduğum için hemen hemen tüm vaktimi &#8220;bir arkadaşa bakmak için buradayım, üstüme gelirseniz her an çıkabilirim&#8221; ruh hali ile geçirdim. Fakat iş bir şekilde doktoraya kadar geldi. Sözlerim herhangi bir noktada tavsiye ya da akıl verme gibi duyulursa bu paragrafta yazdıklarım hatırlansın ve gereğinden fazla ciddiye alınmayayım lütfen. Zira kendimi kimseye tavsiye verecek durumda görmüyor, yalnızca deneyimlerimi ve gözlemlerimin bir özetini paylaşmak istiyorum. Benim deneyimlerim kimsenin işine yarar mı, yararsa kim ne alır bilemiyorum açıkçası; zaten belki biraz da bilemediğim için yazıyorum.</em></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bundan birkaç yüzyıl kadar önce Türkiye&#8217;de, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi&#8217;nin Bilgisayar Mühendisliği Bölümü&#8217;nde okuyordum. Üniversitenin son sınıfında bitirme projeleri açıklandığı ve her öğrencinin listeden bir proje seçmesi istendiği gün, Faruk Eskicioğlu, S. Serdar Yüksel ve kendim kişisi birbirlerine bakıp liste başında iç geçirirken geliyor gözümün önüne. Bölümün önümüze koyduğu vasat ve güncellikten uzak projelerin hiçbirisi pek ilgimizi çekmemişti. Canımız yapabileceğimizi bildiğimiz verimsiz bir proje ile vakit kaybetmek yerine yapıp yapamayacağımızı bilmediğimiz, fakat denemeyi istediğimiz bir şeyler üzerinde çalışmayı istiyordu. O sıralar adını sıkça duyduğumuz kriptografi bu amaca son derece uygun göründü ve bölümden bir hocayı &#8220;<em>biz bunları değil, bunu çalışmak istiyoruz</em>&#8221; diyerek bize danışman olmaya ikna ettik.</p>
<p>Takip eden bir yıllık süreçte konvansiyonel şifreleme algoritmalarından açık anahtarlı kriptografi metotlarına, eliptik eğri kriptografisinden güvenlik sertifikası temelli anahtar değiş-tokuş senaryolarına kadar daha önce hiçbir fikrimizin olmadığı birçok şeyi öğrenmenin yanında uygulamalı matematik, ağ güvenliği, İnternet&#8217;in ve özel olarak TCP/IP protokolünün detayları gibi konularda da bir üniversitenin kazandırmasını beklemenin haksızlık olacağı güncel bir vizyon sahibi olmıştuk. Hepsinin üstüne ben, o sıralar epey vasat olan İngilizce bilgimi de kriptografi ile ilgili kitap ve makaleleri anlamak için çabalarken ilerletmiştim misal.</p>
<p>Üniversitedeki bitirme projesi kadar küçük bir yolağzında yaşanan kırılmanın beklenmedik derecede faydalı sonuçları otorite ile aramdaki ince bağların tamamen kopması için temel hazırlayan şu düşüncenin içimde yer etmesine vesile oldu:</p>
<ul>
<li>Canının istemediği hiçbir şeyi yapma (çünkü canın istemiyorsa muhtemelen bir bildiği vardır).</li>
</ul>
<p>Doktoram süresince başkalarının istediği şeyleri yapmak yerine canımın istediği şeyleri yapma eğilimim kronik bir hale geldi. Öyle ki doktoraya başladıktan 2.5 yıl sonra lab değiştirip, doktorayı bitirememek riskine rağmen, hakkında hiçbir şey bilmediğim -fakat keyifli gibi görünen- bir başka alana, mikrobial ekolojiye geçmeye karar verdim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu günleri yıllar öncesinden görmüştüm diyebilmeyi çok isterdim. Fakat açıkçası uzun bir süre doktora yapmak gibi bir planım dahi yoktu. Bununla beraber yeni bir şeyler öğrenme sürecinin doğasını seven bir insan olarak kendimi &#8216;doktora yapmanın benim için aslında keyifli bir şey olabileceğine&#8217; ikna etmem pek zor olmadı. Öte yandan, hem lise hem de üniversitedeki notlarım çok düşük olduğu için herhangi bir üniversitenin beni doktora programına kabul edip bana burs vereceğini pek düşünmüyordum. Hem prestijli bir üniversiteden de mezun olmamıştım, bu da bana göre kabul edilmeyişimde önemli bir rol oynayacaktı. Fakat prestijli bir üniversitede okumamış olmanın eksikliğini ilk ve son kez, kendi üniversitemin görevlilerinden İngilizce transkript istediğimde yüzüme nasıl baktıklarını fark ettiğimde hissettim (İngilizce transkript filan vermediler, Türkçe transkripti kendim çevirip yeminli tercüman ve notere götürmem, sonra da Amerika&#8217;daki üniversiteye bütün bunların sebebini anlatmam gerekti). Uzun uğraşlar sonunda belgeleri bir araya getirip doktora programına başvurduğumda ise beklemediğim bir şekilde kabul edildim. Normalde denemekten çekinen bir insanım, fakat şuna gönülden inanıyorum:</p>
<ul>
<li>Nihayet bir şey yapmaya niyet ettiğinde tüm evren birlik oluyor, sonrası ise bir sabır ve cesaret hadisesi.</li>
</ul>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Doktoraya kabul ilk adım idi. İkinci adım ise doktora yapacağım bilgisayar bilimleri departmanının bölüm başkanı ile mülakat yapmak, hangi konuda çalışacağımı filan tartışmaktı. Kendisi mülakat esnasında bana ancak bölümde sistem yöneticisi olmam durumunda burslu doktora yapabileceğimi, aksi taktirde uluslararası bir öğrenci olduğum ve lisans diploma notum düşük olduğu için herhangi bir laboratuvar tarafından finanse edilmemin ve bir bilimsel araştırmanın parçası olmamın çok güç olacağını söyledi. Her ne kadar çok can sıkıcı olsa da bu teklifi kabul edip ilerleyen safhalarda laboratuvar arayışına girmek en mantıklısı idi, fakat sistem yöneticiliği ilgimi çekmiyordu. Yeni kabul edildiğim doktora programından başvurumu geri çektim, üstüne de bölüm başkanına zehir zemberek bir e-posta attım (bununla beraber kader ağlarını örecek, sadece bir dönem sonra başvurumu çektiğim bölümde burslu bir doktora öğrencisi olarak yeniden başlayacak, ben attığım e-posta yüzünden pişman olurken, muhtemelen o da beni küçümsediği için pişman olacaktı (aslında burada hiçbir koşulda insanlarla köprüleri yakmamak gerektiğine dair bir ders vardı, kendi payıma düşeni aldım ve bir daha aynı hatayı yapmamaya çalıştım)).</p>
<p>Bölüm başkanı ile aramızda geçen tatsızlıktan birkaç ay sonra bilgisayar bilimleri bölümünden bir profesör benimle doğrudan bağlantıya geçerek benimle çalışmak istediğini söyledi. Kendisini ziyaret edip araştırmasını dinledim. Anlattıkları hakkında hiçbir fikrimin olmadığını anladığımda ise teklifini kabul ettim (nitekim bana göre doktora insanların bildikleri bir şeyler yaptıkları bir süreçten ziyade, pek iyi bilinmeyen şeylerle haşır neşir oldukları bir süreç olmalıydı). Söz konusu araştırma, biyomoleküler etkileşimleri <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nanopore">nanopore</a> ismi verilen bir teknik vasıtası ile takip etmek üzerine kurulu idi. Bu alanda faaliyet gösteren bilim insanlarının araştırmalarını dayandırdıkları yöntemleri derinlemesine öğrendikçe, alanın neye ihiyacı olduğu ve hangi yöne genişlemesi gerektiğine dair fikirlerim de netleşmeye başladı. Fakat benim fikirlerim netleştikçe, benim yapmak istediğim şeyler ile iki doktora sahibi hocamın istediği şeyler arasındaki fark daha da belirgin hale geliyordu (kendisi benden biyomoleküler sinyallerin kümelemesi için destek vektör makinesi temelli bir algoritma geliştirmemi istiyordu, bense matematik temeli olmayan sezgisel yaklaşımlar ile vakit kaybetmek yerine araştırmanın biyokimya kısmına ağırlık vermek istiyordum, vesaire). En sonunda iş ya onun istediğini yapmak ya da ilişkimize son vermek noktasına geldi. Aslında benden yapmamı istediği şey <em>o kadar da</em> kötü değildi, ayrıca istediğini yapmam durumunda beni 2010 yılı ortasında mezun edeceği sinyalini de vermişti. Fakat umurumda olmayan bir hedefe ulaşmak için içime sinmeyecek bir işe kalkışmaya niyetim yoktu.</p>
<p>Yollarımızı ayırdık.</p>
<ul>
<li>Çoğu durumda asıl önemli olan gidilen yer değil, gitmekte olma eylemi.</li>
</ul>
<p>Gidiyor olma deneyimini yaşamak için kendime seçtiğim hedefleri gereğinden fazla ciddiye alıp hedeflere gereksiz yere bağlanmak sık yaptığım bir hata idi. Artık kendime asıl önemli olanın ne olduğunu daha sık hatırlatıyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bu ayrılık olayından çok kısa bir süre önce aynı enstitüde çalıştığım bir bilim insanının hesapsal bir problemini çözerken, mikrobiyolojinin muazzam dünyası ile tanışma şerefine nail olmuştum. Zaten <a href="http://biyolokum.com">Duygu</a> yüzünden biyoloji, <a href="http://arpat.net/">Arpat</a> yüzünden ekoloji son derece ilgimi çekiyor, yaşamı anlamak için çalışmak, ya da en azından çalışanlara yakın bir yerlerde olmak fikri git gide daha çok hoşuma gidiyordu (zaten bilgisayar bilimleri yerine biyolojik bilimlere doluşmuş onca kadın yanılıyor olamazdı). Doktoranın ortasında, hakkında neredeyse hiçbir fikrim olmayan bir alana geçerek mikrobiyal ekoloji çalışmaya karar verdim. Hiçbir mantığı olmayan bu kararı neden verdiğime dair tatmin edici bir açıklamam yok (o zaman da yoktu). Fakat bu dışarıdan çok da mantıklı görünmeyen kararın öğrencilik hayatım boyunca aldığım en isabetli kararlardan birisi olduğunu sadece birkaç ay içerisinde anladım.</p>
<ul>
<li>Bir yol ayrımında tüm bilinmeyenlere rağmen <em>mantıklı</em> olanı seçmek için kafa yormak yerine içinden ne geldiğine yoğunlaşıp gerisini nihan ve tesadüfe bırakmak çok daha bilgece olabilir.</li>
</ul>
<p>Başta biraz bocalasam da makul bir süre içerisinde mikrobiyal ekoloji ile ilgili kafamda bir şeyler canlanmaya başlamıştı (nitekim insan her şeye adapte oluyordu). Geçen bir buçuk yıl içerisinde önce mikrobiyal ekoloji alanında çalışanların kendi sekans verilerini analiz edebilmelerine olanak sağlayan bir istatistiksel analiz ve görselleştirme çatısı geliştirdim (hatta bu çatı ile 2010 yılındaki referandum verilerini <a href="http://meren.org/blog/rakamlarla-2010-referandumu-sonuclari/">analiz ettim</a>, %100 çalışıyor (hehe)), daha sonra ise geliştirdiğim hesapsal yöntem ile mikrobiyal ekolojinin bakteriyel topluluklar içerisindeki canlı çeşitliliğinin anlaşılması problemine eldeki yöntemlerden daha yüksek çözünürlüklü bir bakış açısı sunmayı denedim. Doktora tezimi de bunun üzerine yazdım.</p>
<p>Yeri gelmişken açık yüreklilikle söyleyeyim, dünyanın çözüm bekleyen gerçek problemleri ile kıyaslayınca beş paralık değeri olmayan bir iş başardım. Fakat epey keyifli idi.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Doktora sürecince yüzleştiğim ve kıymetini idrak ettiğim bir diğer şey de &#8220;<em>ertelemek</em>&#8221; (<em>procrastination</em>) oldu. Yıllar boyunca bize çok yanlış olduğu öğretilen bu mefhumun aslında ne kadar verimli bir süreç olduğunu, yapmam gereken ve fakat ertelediğim şey ne kadar önemli ise, ertelemek adına kalkıştığım işlerin o denli verimli olduğunu gözlemledim. Zira doktora süresince yaptığım en önemli işler hep bir şeyleri ertelerken ortaya çıktı.</p>
<ul>
<li>İnsan &#8216;yapılması gereken&#8217; ile &#8216;yapmak istenen&#8217; arasındaki kavgayı tarafsız bir şekilde izlemeyi, kaybedenin ardından üzülmek yerine sonuca biat etmeyi öğrenmeli. Nitekim yanlış olan ertelemek değil, erteliyor olduğun için huzursuz olmak.</li>
</ul>
<p>Bir şeyleri erteliyor olmakla barışık olmak, erteleme sürecini verimli hale getirmek için çok önemli. Aksi taktirde insan bir şeyleri erteleyerek kazandığı vakti erteliyor oluşuna üzülerek geçirerek son derece komik bir duruma düşüyor bence. Açıkçası ben bir şeyleri erteleyerek, &#8216;yapılması gereken&#8217; işin &#8216;yapmak istediğim&#8217; iş olması için ona bir fırsat verdiğimi, bu şekilde aslında ona ve kendime büyük bir saygı gösterdiğimi düşünüyorum (heheh).</p>
<p>Mevzu doktora tezi olunca prensiplerimi bir kenara bırakacak değildim. Bu yüzden kendisini teslim etmem gereken tarihe neredeyse iki hafta kala yazmaya başladım. Fakat başladığımda canım gerçekten yazmak istiyordu ve tez yazmak benim için genel olarak epey keyifli bir süreç oldu. <em>Yoğun bi&#8217; çalışma ile</em> üstesinden geldiğim bu 16 günlük sürecin her gününü fotoğraflayıp, o günlerin akşamında da tezimin ekran görüntüsünü alıp saklamaktan da geri kalmadım (ne de olsa her şey bir oyundu):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a href="http://meren.org/wp-content/gallery/dissertation/dissertation.png"><img title="Tez" src="http://meren.org/wp-content/gallery/dissertation/dissertation-800px.png" border="0/" alt="" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu arada bittiğinde tezin kelime frekansı bulutu aşağıdaki gibi görünüyordu:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a href="http://meren.org/wp-content/gallery/dissertation/dissertation-cloud-big.png"><img title="Tez" src="http://meren.org/wp-content/gallery/dissertation/dissertation-cloud-small.png" border="0/" alt="" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İşte bu da böyle bir anımdır.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Bir mesaj verme kaygım olmadığı için çat diye bitirmekte sakınca görmüyorum. Fakat son olarak değinmek istediğim bir iki nokta var.</p>
<p>Öncelikle, yeterince teşekkür etmem mümkün olmadığı için bahsetmeye cesaret edemediğim insanları her fırsatta anmayışım, bütün kararlarımı yalnız başıma aldığım izlenimi uyandırmasın. Örneğin, bilgisayar bilimleri bölüm başkanına &#8220;<em>böyle bir doktora ile ilgilenmiyorum</em>&#8221; demeye karar verdiğim sırada hayatımda &#8220;<em>içinden ne geliyorsa onu yap panpa, elbet bir yolu bulunur</em>&#8221; diyen bir <a href="http://biyolokum.com">Duygu</a> yerine &#8220;<em>sen canının isteğini bekleyeceksin diye daha ne kadar sürüneceğiz</em>&#8221; diyen birisi olsa idi her şey elbette bambaşka olurdu. Hayatım boyunca başıma gelen her şeyi, hayatıma bir şekilde girmiş insanlara borçlu olduğumun pekâlâ farkındayım. Hepsini öpüyorum.</p>
<p>Bu yazı içerisinde söylediğim kimi şeylerin farklı bağlamlarda ne kadar saçma duyulabileceğinin de farkındayım. Misal, &#8220;<em>nihayet bir şey yapmaya niyet ettiğinde tüm evren birlik oluyor, sonrası ise bir sabır ve cesaret hadisesi</em>&#8221; derken bu mesajın alt metinlerinden bazıları (özellikle &#8220;<em>yeterince istersen olur</em>&#8221; diyeni), bir anlamda çevresel koşullar yüzünden eli kolu bağlı insanları, kısmen de olsa içinde bulundukları durumun sorumlulusu ilan ediyor. Gezegenin geri kalanını bir kenara bırakın, Türkiye&#8217;de dahi fırsat eşitliğinden söz etmek mümkün değil, kimse Diyarbakır&#8217;ın Lice&#8217;sinde doğup büyüyen birisi ile İstanbul&#8217;un Nişantaşı&#8217;nda ya da İzmir&#8217;in Karşıyaka&#8217;sında ya da Ankara&#8217;nın Bahçelievler&#8217;inde doğup büyüyen birisinin eşit fırsatlara sahip olduğunu iddia edemez. Dolayısıyla biraz daha derin düşündüğüm zaman bana böyle kaba laflar etme cesareti veren şımarıklığımdan ötürü utanıyorum.</p>
<p>Özgür irade ile determinizm arasındaki sürtüşmeye taraf olmadan böyle laflar etmek çok zor, fakat bence her birimizin bu gün olduğu yerde olmasında raslantının payı o kadar büyük ki, bireysel başarı ve başarısızlıklar, sonuca etkileri bağlamında neredeyse üzerine düşünmeye dahi değmeyecek kadar küçük ayrıntılar. Doktora yapacak olursanız belki o noktaya gelişinizdeki tüm raslantıların yüzü suyu hürmetine raslantıya biraz daha çok fırsat vermeyi denemek istersiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/04/biten-doktoranin-ardindan-notlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>34</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldızlara Bakıp İkilem Görmek (&#8220;Gittim, Döneceğim&#8221;)</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/02/yildizlara-bakip-ikilem-gormek/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/02/yildizlara-bakip-ikilem-gormek/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Feb 2011 09:40:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahat, Gezmecilik Modu]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>
		<category><![CDATA[14-24 f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ateş karıncası]]></category>
		<category><![CDATA[balık]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[kamp]]></category>
		<category><![CDATA[kincaid]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>
		<category><![CDATA[orman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=2084</guid>
		<description><![CDATA[Bu gün resmi olarak doktora çalışmalarımın son yüz metresine girdim. Bundan böyle çok çok yoğun olacağım ve bir süreliğine ne bu günlüğe yazma, ne Twitter hesabım dışında kalan İnternet mecralarında boy gösterme, ne de laboratuvardan çıkıp dışarılarda haytalık yapma şansım olacak. İşte tam da bu yüzden geçtiğimiz hafta sonu yanıma hayali arkadaşlarımdan birisini alıp kampa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu gün resmi olarak doktora çalışmalarımın son yüz metresine girdim. Bundan böyle çok çok yoğun olacağım ve bir süreliğine ne bu günlüğe yazma, ne <a href="http://twitter.com/merenbey">Twitter hesabım</a> dışında kalan İnternet mecralarında boy gösterme, ne de laboratuvardan çıkıp dışarılarda haytalık yapma şansım olacak.</p>
<p>İşte tam da bu yüzden geçtiğimiz hafta sonu yanıma hayali arkadaşlarımdan birisini alıp kampa gittim (bu arkadaş herhangi biriniz olabilirdi). Gittim ki, daha sonra &#8220;<em>keşke vaktim varken son bir kez kampa gitseymişim</em>&#8221; demeyeyim. Yine bu yüzden şu anda bu günlük girdisini yazıyorum. Yazıyorum ki, daha sonra &#8220;<em>keşke bu yoğunluk başlamadan önce son bir kez günlüğe bir yazı yazsaymışım</em>&#8221; demeyeyim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Kamp yapmak için bir öncekinde Duygu ile gittiğimiz ve New Orleans&#8217;a 3.5 saat uzaklıkta olan Kincaid Gölü&#8217;ne gittim. Gölün çevresini saran orman içerisinde ilkel kamp (<em>primitive camping</em>) için son derece uygun, sessiz-sakin yerler var. <a href="http://meren.org/blog/2009/04/kincaid-lake/">Geçen sefer</a> ne kadar yeşildiyse, bu kez o denli kahverengi idi her yer. Fakat bu durum moralimizi bozmadığı gibi kendimizi daha da ait hissetmemize vesile oldu.</p>
<p>Olay mahalline vardıktan kısa bir süre sonra çadır ve hamak görev yerlerinde mevzilenmiş, ateş yakılacak bölge tespit edilmişti.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="02" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-56.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ne zaman kampa gitsem ateş yakmak için çalı çırpı toplamak vaktimin büyük bir kısmına tekabül ettiğinden kelli bu sefer yoldan yakmak için odun alma akıllılığını gösterdim. Fakat akıllı da olsam en nihayetinde bir Meren olduğum için &#8220;<em>dur ben bunları sonra yakarım, önce biraz çalı çırpı yakayım</em>&#8221; diyerek satın alıp oralara kadar taşıdığım odunları <em>yakamamayı</em> ve kendilerini gerisin geriye arabanın bagajında eve taşımayı çok güzel becerdim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="03" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-7.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kendimin &#8220;k<em>ampa gidiyorsun, biraz insaflı ol</em>&#8221; serzenişlerine aldırmadan kampa 7-8 adet makale getirmiş olmam bence inekliğimin vahametini gözler önüne seriyordu. Planlarım son derece vasattı: ormanın sükûneti eşliğinde kendilerini ateşin karşısında okuyacak, belki çok nazik birisi olduğum için hayali arkadaşımın ayaklarıma masaj yapmasına müsaade edecektim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="04" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-26.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yemek işi de tamamdı. Balık tutmayı sular seller gibi <a href="http://meren.org/blog/2010/09/balik-tutarak-kuculmek/">öğrendiğim</a> ve hemen yanı başımda kocaman bir göl olacağını bildiğim için yolda gelirken ne yiyeceğimi biliyordum. Bir şekilde fotoğrafların hiçbirisinde görünmeyen fakat nedense orada her an benimle olduğuna inanmanızı istediğim hayali arkadaşımın gölde başlarına geleceklerden habersiz yüzen balıklara son bir gece daha vermemiz gerektiği yönündeki ricalarını kıramadığım için ilk günü yolda gelirken aldığım ufak tefek şeyler ve meyve ile geçiştirdim. Fakat yarın kimse beni tutamayacak, bense oltayı her savuruşumda bir balık tutacaktım.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Ertesi gün kalktıktan bir süre sonra göle doğru yola düştüm. Omuzuma asılı fotoğraf makinesinin bacağıma çarparak çektiğini tahmin ettiğim, varlığından eve gelip fotoğraflara bakarken haberdar olduğum aşağıdaki fotoğraf yola düşmüş olan beni gösteriyor:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="05" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-19.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Küçük bir not düşmeden geçmek istemiyorum: Göle doğru giderken <em>Atta</em> ve <em>Acromyrmex</em> cinslerine dağılmış olan ve endemik olarak ABD&#8217;dnin Güney&#8217;inde de yaşayan yaprak kesici karıncaların kolonilerine rastlamak beni çok sevindirdi. Zira ABD&#8217;nin Kuzey kesimlerine doğru hızla yayılan ateş karıncaları yoluna çıkan bu endemik karınca türlerini tek tek yok ediyor (bu ateş karıncası denen haysiyetsizler <a href="http://meren.org/blog/2010/04/sen-haksizsin-ates-karincasi-ve-sana-laflar-hazirladim/">neredeyse beni bile yok ediyorlar</a>, buncağızlar nasıl dayansın).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="06" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-47.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Göle vardığımda balık tutan başka birilerinin olduğunu görüp sevindim. Nitekim onların tuttukları balıklar bizim tutacağımız balıkların teminatıdırlardı (biz balıkçılar böyleyizdir işte, hep kollarız birbirimizi (<a href="http://www.youtube.com/watch?v=rgGVJVX09T4">kedi canımızı bizim</a>)).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="07" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-55.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fakat pek öyle olmadı.</p>
<p>Bir tane dahi balık tutamadım ve bir süre sonra yenilgiyi kabul ederek denemeyi bıraktım. Sorun değildi. En nihayetinde önemli olan katılmaktı (&#8220;<em>Hüsnü abi, o gün gelip iskelede bir saat oturan eleman var ya, adama artık nasıl koyduysa günlüğüne &#8216;önemli olan katlımaktı&#8217; filan yazmış ya ahaha</em>&#8220;. &#8220;<em>Hangi eleman?</em>&#8220;. &#8220;<em>Eleman? Ne elemanı?</em>&#8220;. &#8220;<em>Ha?</em> <em>Ne?</em>&#8220;).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="08" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-52.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Neyse ki her ihtimale karşı tedarikli gelmiştim. Balık tutamamış olmanın utancını ve hüznünü bir tane kendim bir tane de bu kamp macerasında bana eşlik eden hayali arkadaşım için hazırladığım -ayıptır söylemesi- sosisli sandviçler ile bertaraf ettim. O yokluk içerisinde her şey çok lezzetli olduğu için bu vejeteryan sosisleri bile afiyetle yedim.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="09" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-31.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sistemin yüzü suyu hürmetine istiflendiğimiz şehrin dışında, gece elbette bambaşka.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="10" src="http://meren.org/wp-content/gallery/kincaid-2011/kincaid-36.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Böyle geceler beni çeşitli ikilemlere sürüklüyor. Mesela bu huzur anlarında üstümün başımın pisliğine ve kendimin o toz toprağa  bulanmış hali ile barışıklığına bakıp aslında nereye ait olduğum  konusunda tereddüte düşüyorum. Ya da misal, bir çadır, bir uyku tulumu ve  hayali bir arkadaşın yetip de arttığını gördükten sonra kendimi sahip  olduğum onca yayıntının aslında bir anlamı olduğuna inandırmakta güçlük  çekiyorum. Örneğin bir sonraki gecenin yine böyle olacağını bile bile bu  gecenin sabahında eşyalarımı toplayıp şehre dönmemin sebebinin ne  olduğunu, bunu kimin için yaptığımı kendime açıklamakta güçlük  çekiyorum. Vesaire. Belki siz şehir yaşantısını da insan evriminin bir parçası olarak görüp içselleştirmişsinizdir, bana durup sizi tebrik etmek düşer: ilk değilsiniz, fakat ben de tek değilim.</p>
<p>Kendini bir süreliğine de olsa doğanın kollarına bırakan insan tüm vaktini  &#8220;<em>yaşamak</em>&#8221; eylemine harcıyor gibi geliyor bana. Şehrin içimize işlediği hayat anlayışının en az prim verdiği uğraş ise yaşamak neredeyse. Kafa hep boş  işlerle meşgul. Çünkü kimi hedefler peşinde koşup, kimi başarılar ile tatmin  olup, fazla ayak bağı olmadan efendi gibi ölüp gitmemiz gerekli. Kimsenin bizimle uğraşacak vakti yok.</p>
<p>İnsanlara tavsiye verecek pozisyonda görmüyorum kendimi. Fakat verecek olsam arada bir elektronik zımbırtılarını bir kenara bırakıp özleri ile bir miktar da olsa yakınlaşabilecekleri bir yere gidip çadırlarını kurmalarını tavsiye ederdim. Zira yaşam deneyiminin çok temel ve bir o kadar ince tatminleri, bize biçilen hayatın hoparlörlerinin sesini bir türlü bastıramıyor bence. Arada bir her şeyi kısıp biraz da onları dinlemek gerekli. <em>Hee, kampa giderken bile yanında bir tomar makale ile git, sonra yok şehir, yok hoparlör, yok sükûnet .. çakal seni.</em> Ya tamam işte siz daha iyisini yapın. <em>Bak bak, kendisini tavsiye verecek pozisyonda görmeyene bak.</em> Lan.</p>
<p>Dinlenmek için gidip soru işaretleri ile dönmek filan; kamp olayı biraz tehlikeli aslında.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Küçükken boğazım her şiştiğinde &#8220;<em>neden boğazım her şiştiğinde &#8216;boğazım iyi iken keşke daha çok yutkunsaymışım&#8217; diye düşünüyorum acaba</em>&#8221; diye düşündüğüm günler belki de hayata dair örüntüleri gözlemlemeye başladığım ilk zamanlardı. Gerçekten bazı şeyler var, durup düşündüğümüzde idrak edebildiğimiz bir sistematiğe istinaden tekerrür edişlerini gözlemliyoruz. Misal, bir şeylerin varlığını öyle kanıksamak ki onlara sahipken kendilerinin kıymetlerini kestirememek gibi. Bence bu örüntü varlığını insanın aklının biraz geriden geliyor olmasına borçlu, ama bu sefer bu konuda şeytanın bacağını kırdığımı düşünüyorum (kırılmadıysa da epey acımıştır, bir-iki gün topallar bence). Geçici bir süreliğine sessizliğe gömülmeden evvel son bir kez kampa gittim örneğin. Şimdi de oturmuş, hâlâ vaktim varken son günlük yazımı yazıyor, efendi gibi &#8220;<em>görüşmek üzere</em>&#8221; diyorum: görüşmek üzere. <em>Görüşürüz, bol şans Meren</em>. Çok teşekkür ederim. <em>Dönünce yaz gene tamam mı?</em>. Tamam :)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/02/yildizlara-bakip-ikilem-gormek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>19</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Big Island, Hawaii: İkinci Kısım (Totoro Ağacı)</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-ikinci-kisim-totoro-agaci/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-ikinci-kisim-totoro-agaci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Jan 2011 20:59:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahat, Gezmecilik Modu]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[hakan kuruoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[hawaii]]></category>
		<category><![CDATA[jannis uhlendorf]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[meren]]></category>
		<category><![CDATA[panorama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=1849</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazıdan devam. Konferansta tanıştığım Jannis ve kiralık arabamız ile beraber Hawaii&#8217;nin Big Island isimli adasında geçirmek için bir buçuk günüm vardı ve bunu iyi değerlendirmeye niyetli idim. Az sonra okuyacağınız yazı Jannis ile işte o bir buçuk günde yaptıklarımız, benim bu süreçte çektiğim fotoğraflar, ve bendenizin bu gezi ile ilgisi olmayan rasgele düşüncelerinin bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-birinci-kisim-betsynin-hikayesi/">Önceki yazı</a>dan devam. Konferansta tanıştığım Jannis ve kiralık arabamız ile beraber Hawaii&#8217;nin <a href="http://tinyurl.com/6c22md7">Big Island</a> isimli adasında geçirmek için bir buçuk günüm vardı ve bunu iyi değerlendirmeye niyetli idim. Az sonra okuyacağınız yazı Jannis ile işte o bir buçuk günde yaptıklarımız, benim bu süreçte çektiğim fotoğraflar, ve bendenizin bu gezi ile ilgisi olmayan rasgele düşüncelerinin bir kısmından derlenmiş olacak. Hepimize bol şans.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Not: Gelen bir okur eleştirisine istinaden bundan sonra fotoğrafları nerede çektiğime dair harita bağlantıları vermeye çalışacağım. Çünkü bazen hiç belli etmesem de çok söz dinleyen bir insanım (sadece otoriteye karşı amansız bir nefret besliyorum (<em>hehe senin askerlik bitmez hacı</em> (sus bakiyim))).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Jannis&#8217;e “<em>Araba kiralayıp ada içerisinde rasgele oraya buraya gitmeyi düşünüyorum, gelmek ister misin?</em>” demiştim. O da “<em>Olur</em>” demişti. Bir benzinlikten adanın haritasını satın almıştık. Haritada ada üzerinde  “<em>Güney Noktası</em>” isimli bir park olduğunu görmüş, “<em>kesin çok enteresandır</em>” diyerek GPS koordinatlarını girip yola koyulmuştuk.</p>
<p>İşte o Jannis aşağıdaki fotoğraftaki genç. Bu tatlı insan ile tanışıklığımız süresince anladım ki eğer Jannis Türk olsa idi ismi kesin S. Serdar Yüksel olurdu. Bu yüzden yazının kalanında kendisini Serdar ismi ile anacağım.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="49" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-49.jpg" border="0/" alt="" /><br />
<br class="blank" /><a href="http://tinyurl.com/6alyqlb">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Serdar&#8217;ın arkasında gördüğünüz siyah/kahverengi kum tepeleri aslında kum tepeleri değil. Bizzat adanın kendisini oluşturan volkandan birkaç onyıl önce çıkıp bu yamaçlara akan ve soğuyarak katılaşmış olan lavlar. Üzerinde yürümek epey güç. Elinizle dokunduğunuzda ise annelerimizin eskiden banyoda topuklarını mı ne törpülemek için kullandıkları taşları bunlardan yapıyor olabileceklerini düşünüyorsunuz (bu son dediğimi okuyan jeologlar günlüğü an itibarı ile terk ettiler muhtemelen hehe).</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><strong>Günler sonra gelen ekleme</strong></em>: <em>Arkadaşlar, yukarıdaki paragrafı okuyan jeolog <a href="http://hakankuruoglu.blogspot.com/">Hakan Kuruoğlu</a>, günlüğü terk etmediği gibi yorum yazma zahmetine de girmiş. Yorumunda Hawaii&#8217;nin jeolojik öneminden bahsederken daha fazla araştırmak isteyebilecekler için ipuçları bırakmış. Yorumlar kısmında. Okumadan geçmeyin.</em></p>
<p>Big Island çok garip bir ada. Adadaki seyahatimiz boyunca ikimiz de etrafımızı büyük bir şaşkınlık ile izledik. Adanın aktif bir volkana sahip olması, bu volkanın oluşturduğu dağın çeşitli bölgelerinden rasgele zamanlarda çıkmaya başlayan lavların denize doğru hareketleri esnasında değiştirdikleri doğa örtüsü ve coğrafya inanılmazdı. İki kilometre gidip yukarıdaki gibi bir çölden aşağıdaki gibi bir bitki örtüsüne ulaşmak gerçekten inanılmaz. Bu bağlamda ada bana <a href="http://meren.org/blog/2010/09/montana/">Yellowstone</a> deneyimini hatırlattı. Aşağıdaki fotoğraf Hawaii&#8217;nin, dolayısıyla ABD&#8217;nin en Güney noktasına pek az kala bir yerde.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="51" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-51.jpg" border="0/" alt="" /><br />
<br class="blank" /><a href="http://tinyurl.com/4lzqfyb">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>2 saatin sonunda araba ile daha fazla devam edemeyeceğimiz bir noktaya gelmiştik. Güney noktası bu olsa gerekti. Falezler muazzamdı gerçekten. Fotoğraftan ne kadar yüksekte olduğumuzu kestirmek güç ne yazık ki. Fakat ben diyeyim 20 metre, Serdar desin 25.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="61" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-61.jpg" border="0/" alt="" /><br class="blank" /><a href="http://tinyurl.com/625dwdp">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Çocuklar gibi şendik o noktada. Hoplamalar, zıplamalar, bir manzaraya bir okyanusun mavisine bakıp &#8220;<em>dostum inanılmaz yaa ohaa vauvv</em>&#8221; deyip durmalar filan. Önce hiç yakıştıramadım kendime, ama sonra bu seferlik affetmeye karar verdim. Herhalde dört günü dört duvar içerisinde bilimsel konuşma dinleyerek geçirdikten sonra dışarıda neler kaçırdığımızı öğrenmenin hüznünü şımarıklık yaparak bastırıyorduk. O kadar olsundu.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Falezlerin kenarından yürürken şu ağacı gördük, ve bu detayı paylaşmadan geçmek istemiyorum:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="62" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-62.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Oradaki küçük tabelada şöyle yazıyor:</p>
<p style="text-align: center;">TUTULAR AĞACI<br />
Tüm tutularımızın anısına</p>
<p>Hawaii&#8217;de yaşayan birisine denk gelince ilk işim Tutu&#8217;nun ne anlama geldiğini sormak oldu. Anlamını öğrenince tabelada yazanlar beni mutlu hüzünlere gark etti, meğer o tabela şöyle diyormuş:</p>
<p style="text-align: center;">ANNEANNELER AĞACI<br />
Tüm anneannelerimizin anısına</p>
<p>Birisi vakit harcayıp bu ağacı dikmiş, bu tabelayı hazırlamıştı. Bu da anneannelerimizin manzarası idi işte (kesin çok severdi rahmetliler):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="63" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-63.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Falezlerin kenarından Batı istikametine doğru ilerlemeye devam edince park etmiş arabaların, insanların filan olduğu bir yere geldik (asıl Güney noktası burasıymış meğer, hiç çaktırmadık).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="66" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-66.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Etraftaki oltaları görünce çok meraklandım. Zira irili ufaklı birçok olta vardı ortamda.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="70" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-70.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bu arkadaş Ron. Yukarıdaki oltanın sahibi. Eli ile yaptığı hareket Hawaii eyaletine özgü bir hareketmiş (dikkat ederseniz t-shirt&#8217;ünde de var) ve &#8220;<em>hang loose</em>&#8221; demekmiş (Türkçe &#8220;<em>takıl hacı</em>&#8221; desek olur). Hakikaten ses tonundan dünyayı umursamayan tatlı bir adam olduğu, sakalından da hacı olduğunu hemen anlamıştık. Takılan hacı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="72" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-72.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kısa bir sohbetin ardından buraya ayda bir iki kez geldiğini, iki gece üst üste burada kalıp balık tuttuğunu söyledi. &#8220;<em>Ne tür balıklar tutuyorsunuz burada?&#8221;</em> diye sordum bilgiç bilgiç. Sormaz olaydım. Aynen şöyle dedi: &#8220;<em>___  ve ____ tutuyoruz çoğunlukla. Ayrıca kimi zaman _______ da denk  geliyor. Bir arkadaş bir seferinde __________ yakalamıştı, balığı bir  yardık içinden de __________ çıktı. İkisi de çok nadir bulunan balıklar  ha :) Bir de arada bir blue fin tuna denk geliyor, fakat çok nadiren, o  da gündüzleri. Şansınıza hava çok fena. Yoksa burası tam ________  mevsimi</em>&#8221; (boşlukları nasıl dolduracağımı ben de bilmiyorum, bir tek blue fin tuna&#8217;yı anlamıştım). Ne bileyim, ben de <em><a href="http://meren.org/blog/2010/09/balik-tutarak-kuculmek/">bi&#8217; kere balık tutmuştum</a></em> ya şimdi, ne söylese anlarım sanmıştım. Kafa sallamayı bırakıp da bir şeyler söyleme vaktim geldiği zaman &#8220;<em>ee bizim Louisiana&#8217;da da çok Red Fish olur ki</em>&#8221; dedim. Eh, pek etkileyici omladı tabi. Zaten Ron red fish&#8217;in kralını çoktan tutmuştu:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="74" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-74.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Güney noktasından ayrılmak zor oldu benim için. Eğer vaktim olsa idi kesinlikle en az bir gece kalırdım orada. Buralara gitme planları yapacak olursanız sakın otellere, hostellere para vermeyi düşünmeyin. Yanınınıza çadırınızı ve uyku tulumlarınızı alın, doğru Güney noktasına. Çadırımı getirmediğime ne kadar pişman oldum anlatamam.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Baktık havanın kararmasına daha var, bir daha açtık haritamızı. Bir sonraki hedefimiz &#8220;<em>Siyah Kum Plajı</em>&#8221; idi. Haritada öyle diyordu vallahi. Pek bir ünlüymüş.</p>
<p>Plajı görene kadar öyle etkileyici bir şey beklemiyordum açıkçası, standart turist aktiviteleri ve ilgi noktaları bana hep itici gelmiştir. Ama hakikaten müthişti plajın kumu. Şu avucumdaki kumun kupkuru bir avuj plaj kumu olduğuna kim inanır:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="76" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-76.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Plajın genel görünümü de şöyle idi (jeologlar nasılsa beni terk etti diyerek bu kumun neden siyah olduğunu anlatırdım şimdi ama bir gören olur, tatsızlık çıkmasın):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="77" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-77.jpg" border="0/" alt="" /><br class="blank" /><a href="http://tinyurl.com/6k884f3">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Dakikalarca plajda öyle ayakta durduk. Güneş batıyordu. Dayanamayıp Arpat&#8217;lık yapmaya, birkaç uzun pozlama fotoğraf çekmeye karar verdim. Arpat&#8217;ın <a href="http://meren.org/blog/2010/10/rhode-island-providence-sonbahar-vesaire/">Rhode Island</a> ziyareti esnasında çektiği <a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/rhode-island/aaaa-44.jpg">uzun pozlama fotoğraf</a>a bakıp &#8220;<em>aa Canon Nikon&#8217;dan iyiymiş ama şimdi Merenciğim di mi ama bak adam koymuş çocuğu hadi sen de kabul et artık bak lütfen yani</em>&#8221; diyenler için gelsin (ne? bu da mı gol değil?):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="82" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-82.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Sonrasında Serdar&#8217;ın <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Kailua-Kona,_Hawaii">Kailua-Kona</a>&#8216;daki (şehrin ismi bu) hosteline döndük (geceliği 27 dolar olan çok çirkin bir hostel idi, halbuki bir çadırımız olsaydı o Güney noktas.. <em> Meren şu çadır bahsini kapatalım artık.</em> Tamam tamam).</p>
<p>Eşyalarımızı hostele bırakıp yemek yiyecek bir yer aramaya koyulduk. Okyanus kenarındaki ana caddeye bir sokak ötedeki bir barın kapısında yazan &#8220;<em>almost by the sea</em>&#8221; (&#8220;<em>neredeyse deniz kenarında</em>&#8220;) yazısının samimiyetine gönül verip orada birer hamburger yedik.</p>
<p>Asıl macera ertesi gün başlıyordu, zira içinde aktif volkanların olduğu ulusal parka gidecektik.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Adanın çevresini dolaşan yol ile her yere gidiliyordu. Fakat bir de ortasından geçen bir dağ sırtı yolu vardı (<a href="http://tinyurl.com/6bq4kuv">şuradan</a> görebilirsiniz). Kimle konuştuysak &#8220;<em>sakın oradan gitmeyin, çok tehlikeli, acayip virajlar var, zaten yolun bir kısmı çakıl, sonra hava birden 20 derece birden soğuyor, aman yani sakın gitmeyin</em>&#8221; tadında şeyler söylemişti. Fakat haritadan bakınca iki volkanik dağın arasında kalan bu yol ile 40 dakikada 2000 metre yüksekliğe çıkacağımızı, muhtemelen oralardan manzaranın muazzam olacağını gördük ve bu deneyimi yaşamamız gerektiğini düşündük. Serdar da benim gibi konvansiyonel turist olmadığı ve Amerikalıların iş güvenliğe gelince her şeyi anormal abarttıkları konusunda benimle hemfikir olduğu için oradan gitmeye karar verdik.</p>
<p>Sabah çok erken kalkıp yollara düştük. Güneşin doğuşu esnasında yol kenarında durduk. O kısacık an bile doğru bir şey yapıyor olduğumuzu hissettirmişti.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="85" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-85.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Her yerde volkanik aktivitenin oluşturduğu irili ufaklı tepeler vardı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="145" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-145.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Biz de dişimize göre olduğunu düşündüğümüz bir tanesini seçip çıkmaya karar verdik. Fakat arabanın dışının ne kadar soğuk olduğunu, dişimize göre sandığımız tepeye çıkarken ise ne kadar zorlandığımızı anlatamam.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="86" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-86.jpg" border="0/" alt="" /><br class="break" /><a title="tam ortadaki ağzı O şeklinde olan" href="http://tinyurl.com/6goeurb">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fotoğraf ile ifade etmek güç, fakat soğuğa ve rüzgâra rağmen ortam büyüleyici idi (fotoğrafa tıklarsanız büyüğü açılacak).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-8-1200px.jpg"><img title="pano-8" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-8-800px.jpg" border="0/" alt="" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Manzara müthiş, rüzgâr felaket idi. Ayrıca anormal derecede kuruydu da. Rüzgâr çok afedersiniz yüzümü yalarken, narin tenim üzerindeki bütün nemi alıp götürüyor gibiydi (<em>hanım kapat kapat adam soyunmaya başladı</em>).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-9-1200px.jpg"><img title="pano-9" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-9-800px.jpg" border="0/" alt="" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Birkaç saat sonra meşhur volkanın kraterini gören bir yerde idik. Kraterin içinde bir krater, onun içinde başka bir krater, onun da içinde binlerce santigrat derecelik lavlardan yükselen sülfür ve su buharı. Muazzam haşmetli idi. Ayrıca en dıştaki kraterin de çeşitli yerlerinden su buharları yükseliyordu.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-10-1200px.jpg"><img title="pano-10" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-10-800px.jpg" border="0/" alt="" /></a><br class="break" /><a href="http://tinyurl.com/6dsqm6r">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>O koskoca adayı oluşturmuş ve hala da oluşturmakta olan volkana bakarken  aklımdan yine rutin şeyler geçti. Hawaii, en azından içinde  bulunduğumuz binyıllarda, Dünya gezegeninin içinde hapsolmuş magmanın azar azar dışarı çıktığı ve çıkar çıkmaz gayri menkul kıymet arz ettiği nadir  yerlerden birisi idi. Bu gezegenin sıcak bir gaz ve toz bulutu iken soğumaya  başlamasının ardından hasbelkader içinde kalan ve hala eriyik halde olan  magmanın denizin orta yerinde dışarı çıktığı yerleri sahiplenmeye cüret eden  anlayışı sevmiyorum ben. Ülkeler filan ne saçma şeyler. Tüm tarihimizin  tutup tam olarak bu güne, yani bir tarafta dünyanın taze magması üzerine  ev yapıp okyanusa nazır yaşayabilenler, diğer tarafta ise 20 yıl sonra  hiçbir anlamı kalmayacak sebeplerle patır patır ölenlerin kontrastına  evrilmesine sebep olan insan canlısını sevmeyesim geliyor bazen. Ama derdim tam olarak insan  ile de değil aslında. Zira eğer bir şeyi sevmeyeceksem evrenin tarihin  bu güne evrilmesine sebep olan örüntülerinden başlamalıyım. Kızıp kızıp  muhattap bulamamak da çok zor yalnız. <em>Peki, kolay gelsin Meren sana</em>. Çok teşekkür ederim.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Sonra yukarıdaki yerden ayrılıp resmi gözlem notkasına gittik. Orada bir park görevlisi vardı, biraz sohbetten sonra &#8220;<em>gençler, siz buraya gece gelin bak, tamam mı, dinleyin bak beni</em>&#8221; dedi. Biz de &#8220;<em>tamam</em>&#8221; dedik.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="98" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-98.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Dağ sırtı yolundan indikten sonra hiç durmaksızın Hilo&#8217;yu transit geçerek yanardağ parkına gitmiştik. Fakat madem gece ne yapacağımız belli olmuştu, Serdar&#8217;ın Hilo isimli şehirdeki hosteline gidip yerleşme işlerini halledebilirdik (halbuki bi&#8217; çadır olacaktı ki ne güzel de dışar.. <em>MEREN!</em> ay tamam be).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p><a href="http://www.hawaiihostel.net/">Hilo Bay Hostel</a> isimli, şu güne kadar kaldığım en güzel hostelin penceresinden bir Hilo fotoğrafı (kamyonetin kasasındaki köpeğe dikkat, inanın Hilo&#8217;da gördüğüm her kamyonetin arkasında köpek vardı, çok garip geldi bana, çünkü Amerika&#8217;da böyle şeyler yasak filan):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="103" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-103.jpg" border="0/" alt="" /><br class="blank" /><a href="http://tinyurl.com/6bt4vsj">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir şehre turist olarak gidip orada birkaç gün geçiren, sonra da bütün hayatını orada orada geçirmiş gibi atıp tutan insanlardan olma fikri hiç hoşuma gitmiyor. Bu yüzden büyük konuşmayayım diyorum, fakat bence Hilo tüm kainatın en güzel şehri :( Evet. Eminim. Son kararım. <em>E Merenciğim sen daha önce bunun bir benzerini Granada için de <a href="http://meren.org/blog/2008/09/avrupada-3800km-bolum-4/">demiştin</a>?</em> Çok biliyorsun sen. Başka işiniz mi yok arkadaşım? Hep böyle bir ayar modu. Güzel diyoruz işte. Granada da çok güzel bu da çok güzel :(</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Hilo ile ilgili yazması ve anlatması güç olan tüm güzellikler bir kenara, şehre girişimi ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Bir sırtı aşıp sola döndüğümü, araba ile bir köprünün üzerinden geçerken köprünün sonunda o muhteşem yaratığı gördüğüm anı unutmam zaten pek mümkün değil.</p>
<p>İşte huzurlarınızda o enfes canlı, Totoro Ağacı:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-12-1200px.jpg"><img title="pano-12" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-12-800px.jpg" border="0/" alt="" /></a><br class="break" /><a href="http://tinyurl.com/65jvn2a">@</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Üzerine tıklayıp büyük haline bir bakın. Ağacın ne kadar büyük olduğunu anlatmam güç. Arabayıp park edip Serdar ile altında oturduk bir süre. Ağacın haşmeti karşısında küçüldükçe küçüldük. Sonra <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hayao_Miyazaki">Miyazaki</a>&#8216;yi, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/My_Neighbor_Totoro">Totoro</a>&#8216;yu filan anlattım ona. &#8220;<em>Hmm</em>&#8221; dedi.</p>
<p style="padding-left: 90px;">(Bu arada bu ağaç Banyan ağacı ya da Hint İnciri olarak da bilinen, latince adı <em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ficus_bengalensis">Ficus benghalensis</a> </em>olan ağaçlarmış. Bir ara Hilo&#8217;ya bunlardan birkaç tane ekilmiş, çok ciddi birkaç tsunami atlatmışlar, vesaire. Ağacın anavatanı Hindistan&#8217;da ölümsüz olduklarına inanılıyormuş (ben de altında iken ben de aynen öyle düşünmüştüm) ve ulusal olarak kutsal sayılıyormuş).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Tüm yolculuğumuz esnasında dört adet otostopçu aldık arabamıza. İlki üzerinde kapşonlu bir Harvard hırkası olan bir abla idi. Birkaç ay önce pılını pırtısını toplayıp Atlanta&#8217;dan buraya gelmiş. Sanat eserleri pazarlamacılığı yaparak kendine bir hayat kurmaya çalışıyormuş. Hilo&#8217;nun ne kadar harika bir yer olduğundan bahsedip durdu. Atlanta&#8217;dan sonra daha kötü bir yere gitmek mümkün olmadığı için Hilo&#8217;ya dair söylediklerine pek ehemmiyet vermedim. Sonra New York&#8217;lu bir grup aldık, içlerinden birisi üç ay önce gelmiş, burada çalışmak ve burada yaşamak istiyormuş, hala iş bakıyormuş, fakat çok mutluymuş filan. &#8220;<em>Hilo süper</em>&#8221; deyip durdu.  Alman bir teyze ile tanıştık. Serdar ile sevgili olduğumuzu sanıp bize gökkuşağı renklerine boyanmış camlar satmaya çalıştı. 8 yıl önce gelmiş Big Island&#8217;a. Sonra Detroit&#8217;ten gelmiş bir amcayı aldık. Volcano Tree Park isimli bir parkın yakınlarında yaşıyordu. Temizlik şirketi varmış. İyi kazanıyormuş ve çok mutlutmuş. Yoldan bir kilometre kadar içeride yaşadığını öğrenince evine kadar götürmek için ısrar ettik. Evi aşağıdaki fotoğrafta. Hemen hiç kıskanmadık tabi.</p>
<p>1600 yıl önce buraya gelen ve buranın yerlisi olan insanlardan eser yoktu sanki. Herkes dışarıdan gelmişti. Sonra hava limanında birkaç tanesini gördüm. Meğer Hawaii yerlisi kadınlar dünyanın en güzel kadınlarıymıştı. Hatta bir tanesi o kadar inanılmaz idi ki anlatamam; sarışın Amerikalı bir amca ile evlenip dünyanın en güzel çocuklarını yapmışlardı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="113" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-113.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İstikamet lavların denize aktığı yer di. Fakat yolda küçük bir parkta durup patikadan çevresini dolaştık, enteresan idi. Size her iki kilometrede bir iklim ve doğa örtüsünün değiştiğini söylemiş miydim?</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="117" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-117.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Lavların denize döküldüğü yer <a href="http://tinyurl.com/4wcr7ew">şurada</a> bir yerde idi. Biz de sahil kenarından oraya doğru gidiyorduk. Bir ara yolu kaplayan ağaçların muhteşemliğine daha fazla dayanamayıp &#8220;<em>burada iki dakika dursak, ben bir fotoğraf çeksem</em>&#8221; dedim. Serdar da her durduğumuzda sigara içen bir tiryaki olduğundan &#8220;<em>tabi</em>&#8221; dedi. Ben biraz oyalandıktan sonra bir bakındım Serdar yok ortalarda. Sonra bana seslendiğini duydum, sol taraftaki ağaçların arasından, okyanusun olduğu istikametten.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="121" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-121.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir de gittim ki ne göreyim, Serdar her ileri gidişinde falezlerden aşağısını görebildiği upuzun bir salıncak bulmuş sallanıyor. Sen tut salıncağın olduğu yerde dur. Müthiş.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="122" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-122.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Lavların döküldüğü yere yaklaştıkça yeryüzü şekilleri değişmeye başladı tabi. Artık yakın tarihlerde soğumuş lavların üzerinde idik. Gerçekten garip bir his. İkimiz de fotoğraf çekip durduk.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="128" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-128.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Okyanus kenarına varıp da lav filan olmadığını görünce çok bozulduk. Meğer yanlış gelmişiz. Bu bizim yanlış geldiğimizdeki üzüntümüz (şairler burada birbirlerine sesleniyorlar):</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="129" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-129.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tekrar dönüp yola çıkıp birkaç kilometre daha gidince lavları bulduk. Yüzsüz lavlar okyanusa ulaşma aşkı ile yolu kapatmışlardı. Yer yer kırmızılıklar görünüyor, park görevlileri kimseyi yaklaştırmıyordu. Eğer fotorğafa tıklarsanız sağ tarafta lavların arasında kalmış bir ev olduğunu görebilirsiniz. Bir ara Amerika medyasında buraya ev yapmanın çok ucuz olduğu gündeme gelmiş. Haliyle aktif volkanik arazide hiçbir şeyin güvencesi olmadığı için arsalar ucuz. İnsanlar da gelip &#8220;<em>ay bi&#8217;şey olmaz gı</em>&#8221; diyerek evler yapmışlar. Şimdi teker teker yanıyor bu evler tabi. 20mm&#8217;lik lens ile yüzeydeki ısının yarattığı etkiyi, yer yer çıkan dumanları belgelemek çok güç idi ne yazık ki. Fakat bir sonraki fotoğrafta biraz daha net görülebiliyor sanırım.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><a rel="lightbox" href="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-13-1200px.jpg"><img title="pano-13" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-13-800px.jpg" border="0/" alt="" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir park görevlisinin bir Kahramanmaraş Dondurmacısı edası ile sopasını daldırıp dize getirdiği bir top magmaya insanların verdiği tepki magmanın kendisinden daha enteresandı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="135" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-135.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Deniz kenarına gidemedik. Zaten çok ciddi bir risk almadan magmaya yaklaşmak mümkün olmuyormuş. Risk umurumuzda değildi ama çok da yorgunduk artık (yukarıdaki her şeyi bir günde yapmıştık, nasıl yorulmayaydık).</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Park görevlisinin verdiği &#8220;gece gelin&#8221; öğüdünü tutmak üzere yola düştük. Yeterince yaklaşınca bir yerde durup bir şeyler atıştırdık, ben de kainatın en güzel ikinci birasını içme şansı yakaladım (ilki <a href="http://meren.org/blog/2010/09/montana/">burada</a> idi). Yine yerel bir bira üreticisi, yine ale.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="138" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-138.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Vardığımızda gördük ki ne havanın gündüz bize gösterdiği şefkatinden ne de yanardağ kraterinin efendiliğinden eser kalmamıştı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img title="139" src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-139.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kapkaranlık göğün altında bir Dünya gezegeni. Kabuğunda bir delik. Delikten bir ışık. Hava soğuk.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<blockquote><p>Bu seyahat esnasında, biraz da otostopçuların yaşam hikayelerini dinlerken daha net anladım ki insana değişiklik gerek.. Mutluluk da dahil olmak üzere hiçbir şey kalıcı olmamalı insanın hayatında. Her şey kaybedilmeye müsait olmalı. Bırakmalı, her şey arada bir gitmeli. Gitmeyen kovalanmalı. Gidenlerin çok icap edenleri bir süre sonra geri gelmeli. Gelemeyenin yerine başkası bulunmalı. Evet. İnsan kalışların değil gidişlerin canlısı. Bu garip evrende hasbelkader dünyaya gelmiş ve bu gezegenden ödünç aldığı molekülleri bilinç ile taçlandırmış garip canlı, evet, sana diyorum (şair burada kendisine seslenmektedir): şu kısa ömründe hangi şey hayatında kalıcı olmayı hak edecek kadar değersiz olabilir? <em>&#8220;Değerli&#8221; yazacakken &#8220;değersiz&#8221; yazmışsın panpa :)</em> Yok, değersiz yazdım. Eminim. Son kararım. Değer atayan fonksiyonlarımızın formüllerinin paydasının bir yerlerinde bir &#8216;zamanın karesi&#8217; var. Payda diyorum, zamanın karesi diyorum, yemin ediyorum. Arılar bu işi biliyor arkadaş. İnsan yaşamayı öğrenmemeli. Ama illa öğrenilecekse de bunu arılardan filan öğrenmeli. Vazgeçilinemeyecek nicesi ile ayrılır da yollar, ruh duymaz. Bu hava alanında bunları yazarken bana eşlik eden Ominous Grief&#8217;e teşekkürler ediyorum mesela. Our Lady of Darkness nasıl bir şarkıdır? Utanmadınız mı? Peki. Sigarayı bıraktığım gibi bilgisayar bilimlerini de bırakacağım. Müziği bıraktığım gibi mikrobiyal ekolojiyi de bırakacağım. Fotoğrafı da bırakacağım. Bak ben bunları günlüğüme yazacağım. Sen okuyacaksın. Ama gün gelecek okuduğun bu günlüğü de bırakacağım sevgili okur. Zaten ben de gidiciyim. Sen de gidicisin. Nereye gittiğimizin de pek bir önemi yok; neredeyse sırf giderken görmek için bu yolculuk. Gitmeyince görmek de mümkün olmuyor. Gitmek derken gitmeyi de kastetmiyorum aslında. Yine de her koşulda hepimizin yolu açık olsun bence. Ve bu uçak artık kalksın mesela. Bir hava alanında bir Meren de bu kadar kalıcı olmamalı misal, arada bir gitmeli :( İşte o paydadaki zamanın karesi bitirdi bu hava alanını. Yansa umurum olmaz şu noktada. Kazık kadar bir Meren, eşek kadar bir hava alanı, bu ilişkinin bu noktaya gelmesi yakıştı mı? Yakışmadı.</p></blockquote>
<p style="text-align: right;">A. Meren Urat<em> </em></p>
<p style="text-align: right;"><em>(dönüş yolculuğunun otuzuncu saati</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>dolaylarında hava alanını artık gitmesine</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>izin vermeye ikna etmeye çalışırken),</em></p>
<p style="text-align: right;"><em> Honolulu</em>, <strong><em>2011</em></strong>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-ikinci-kisim-totoro-agaci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>29</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Big Island, Hawaii: Birinci Kısım (Betsy&#8217;nin Hikayesi)</title>
		<link>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-birinci-kisim-betsynin-hikayesi/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-birinci-kisim-betsynin-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Jan 2011 08:31:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraflı Düzyazı]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahat, Gezmecilik Modu]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Olay]]></category>
		<category><![CDATA[20mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[big island]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[hawaii]]></category>
		<category><![CDATA[meren faktörü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=1830</guid>
		<description><![CDATA[Sarışın, kıvırcık saçlı, iri bir ablamız olan Betsy&#8217;nin göz kapakları bir hangarın kapıları gibi ağır ağır açılırken uyku aleminin karanlığına alışmış gözlere hiç şefkati olmayan gün ışığı edepsiz bir şekilde odanın bir duvarından diğerine sekiyordu. Betsy&#8217;nin gözleri yatağın hemen yanında duran komodinin üzerindeki çiçek buketlerini seçmekle mesailerine başladılar. Betsy ipuçlarını birleştirdi. Evvela hastanede olduğunu hatırladı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sarışın, kıvırcık saçlı, iri bir ablamız olan Betsy&#8217;nin göz kapakları bir hangarın kapıları gibi ağır ağır açılırken uyku aleminin karanlığına alışmış gözlere hiç şefkati olmayan gün ışığı edepsiz bir şekilde odanın bir duvarından diğerine sekiyordu. Betsy&#8217;nin gözleri yatağın hemen yanında duran komodinin üzerindeki çiçek buketlerini seçmekle mesailerine başladılar.</p>
<p>Betsy ipuçlarını birleştirdi. Evvela hastanede olduğunu hatırladı. Hemen ardından da safra kesesi ameliyatını. Belli ki ameliyat başarı ile geçmişti. Lakin Betsy&#8217;nin içini kaplayan sevinç çiçek buketlerinden birisine özensizce iliştirilmiş kağıdın üzerindeki çirkin el yazısını tanıdığı anda uyanınca anlamını yitiren rüyaların karakterleri gibi buharlaşıverdi. Notu kaleme alan eğitimsiz el, kısa bir süre önce sona eren üçüncü önemli ilişkisi David&#8217;e ait idi (Betsy&#8217;nin ilişki skalasında öpüşmeli ilişkiler &#8216;orta&#8217;, sevişmeli ilişkiler &#8216;önemli&#8217; ilişkiler idi). Hala tam performans gösteremeyen gözleri ile notu süzerken &#8220;<em>geçmiş olsunmuş</em>&#8221; dedi kısık bir sesle Betsy. Sonra gözlerini iyice kısıp ekledi: &#8220;<em>asıl sana geçmiş olsun, piç</em>&#8220;.</p>
<p>Gerçekten de asıl David&#8217;e geçmiş olsundu. Zira David, Betsy&#8217;den habersiz yürüttüğü -ve Betsy&#8217;nin ilişki skalasında &#8216;son derece önemli&#8217; kategorisine denk düşmesi icap eden- ilişkisinin direksiyonundaki Amanda kişisinin baskıları sonucu bir hafta kadar önce kısa bir SMS ile Betsy ablamıza nur topu gibi bir ilan-ı ayrılık aşketmişti. David&#8217;in bunu yaptığı esnada bilmediği şey ise gönderdiği SMS&#8217;in kendisini Betsy&#8217;nin sürpriz tatil planlarından otomatik olarak aforoz ediyor olduğuydu&#8230;</p>
<p>Betsy&#8217;nin David depremi yüzünden Hawaii planlarını değiştirmeye niyeti yoktu elbette. Gerekliliği bir anda ortaya çıkan ve an itibarı ile uyanmakta olduğu safra kesesi ameliyatı bile durduramamıştı onu, sidikli David mi durduracaktı. Hem kim bilirdi, belki de asıl &#8216;önemli&#8217; ilişki onu Hawaii&#8217;de bekliyordu.</p>
<p>Betsy&#8217;nin gözleri çiçeklerden vazgeçip çiçeklerin hizasından görünen duvara odaklandığı esnada Betsy, yattığı yerden Facebook&#8217;a yükleyeceği fotoğrafların altında verdiği ayarları bir bir alan David&#8217;i bilgisayarının başında kudururken hayal ediyordu. Keyfi iyice yerine gelmişti. Tam o sırada içeriye giren -Betsy gibi sarışın ve kıvırcık saçlı ve iri bir abla olan- hemşire kişisi Betsy&#8217;nin yüzündeki tebessümü üzerine alınmakta sakınca görmedi.</p>
<p>Tam üç gün sonra Betsy evinde Hawaii seyahati için hazırlıklar yapıyordu. Turp gibiydi. Çiçek ve not dışında David&#8217;den bir şey duymamıştı. Umurunda da değildi. Eşyalarını bavuluna doldururken için için kendisi ile gurur duydu (nadiren hissettiği bu duyguya tüm benliği ile yoğunlaşmak üzere eşyaları toplamaya ara verdi): şu kısacık sürede, hem nicedir başına dert açan safra kesesinin, hem de David ayrılığının hakkından gelmişti. İkisinin acısından da eser yoktu.</p>
<p>9 saatlik Dallas &#8211; Honolulu yolculuğu için uçağa binerken Betsy&#8217;nin kafası Hawaii ile ilgili kurduğu hayaller dışında bomboştu. Fakat uçak havalanıp da seyir irtifasına ulaştıktan bir süre sonra aklına David geldi. Betsy bunun hemen akabinde kalbinde bir sızı hissetti. Hayalinde hep David ile şekillenmiş Hawaii&#8217;ye yalnız gidiyordu. Nasıl kalbi sızlamasındı. Uyumaya karar verdi. Uyku haplarından iki tanesini attı ağzına. Kısa bir süre sonra uçağın birkaç farklı noktasında senkronize şekilde ağlaşan çocukların sesleri kısılmaya başladı, Betsy&#8217;nin göz kapakları bir hangarın kapıları gibi, ağır ağır kapandılar.</p>
<p>Aradan bir saat geçtikten sonra Betsy yeniden uyanıyordu. Kalbindeki sızı onu derin uykusundan uyandıracak kadar şiddetlenmiş, hatta biraz da aşağıya doğru kaymıştı sanki. Vücudunun önünde bir sıcaklık hissetti. O sıcaklığın kaynağının üç gün önceki ameliyatta açılmış olan laporoskopi deliklerinden sızan kan olduğunu anladığında ise kıvırcık saçlarına yaraşır bir çığlık atıp koltuğunda bayılıvermişti. Çevresindekilerce hakkında bilinen en ilginç şey kanlı göbeği olan şişko Betsy&#8217;nin durumu uçak içerisine dalga dalga yayıldı. Kısa bir süre sonra Betsy uçağın en arka kısmındaki bir koridorda sırt üstü vaziyette yatıyordu. Aynı uçakta seyahat etmekte olan iki doktor Betsy&#8217;nin durumunun ciddi olmadığı, fakat bu yükseklikte daha fazla kalamayacağı konusunda hemfikir olduklarını herkese bildirdiler. Düşük basıncın etkisi ile başlayan kanama, Betsy sırt üstü yatarken fazla arsızlık etmiyor olsa da pilotun ilk fırsatta acil iniş yapmaktan başka şansı yoktu. Salt Lake City&#8217;ye iniş yapıldığı esnada Betsy&#8217;nin gözleri de yavaş yavaş açılıyorlardı. Uçağa giren sağlık görevlileri Betsy&#8217;yi bir tekerlekli sandalyeye koyup koridordan geri geri çekmeye başladılar. Betsy hem uyku haplarının etkisi hem de uçağın inişi ile azalmış olan acının sarhoşluğu ile uçağın ağır ağır uzaklaşmakta olan kıçını ve koridoru boş gözlerle süzüyordu.</p>
<p>Tekerlekli sandalye tam 27 numaralı koltukların hizasından geçerken Betsy bir an David&#8217;i gördüğünü sandı. Sanki David orada oturmuş Betsy&#8217;nin gidişini seyrediyordu. David&#8217;e benzeyen gencin yüzünde Betsy&#8217;nin okuyamadığı bir ifade vardı. Fakat içi bir kez daha, bu sefer gerçekten özlemle sızladı. Zamanın o küçük kopartmanında Betsy&#8217;nin dudaklarından kimsenin duyamadığı şu cümle döküldü: &#8220;<em>amma da David&#8217;e benziyor piç</em>&#8220;.</p>
<p>Betsy&#8217;nin yanından geçerken göz göze geldiği ve David&#8217;e benzettiği kişi bendim sevgili okur. Bu satırları yazan, bu günlüğün sahibi olan, Betsy uçağı terk ettikten sonraki 4 saat boyunca onun yüzünden &#8220;<em>oturduğunuz sürece emniyet kemerinizi takınız</em>&#8221; yazısını izleyecek olan ben.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-1.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Betsy ile göz göze geldiğimiz o kısa zaman diliminde onun aklından geçenler bunlardı. Bense Betsy&#8217;nin okuyamadığı yüz ifademin ardında aslında ona şunları söylüyordum: &#8220;<em>Merak etme, Amanda David&#8217;in kıçına tekmeyi bastıktan sonra David ile tekrar birleşeceksiniz. Safkan bir geri zekalılık ile neden olduğun bu olayı ilişkinizi kutsayan bir kudret-i ilahi olarak değerlendirip Hawaii&#8217;de evlenme planları dahi yapacaksınız. Fakat Hawaii&#8217;ye gidemeyip bunun yerine Starkville, Mississippi&#8217;de evleneceksiniz. David Amanda&#8217;yı hiç unutamayacak. Sen de David&#8217;in sana yaptığını. Kaltak Betsy. Geçmiş olsun</em>&#8220;.</p>
<p>Hawaii seyahati işte böyle başlamıştı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi gittiğimde anladığım ABD&#8217;nin Pasifik Okyanusu&#8217;nun ortasındaki eyaleti olan Hawaii&#8217;nin Big Island isimli adasına gidiş sebebim bilimsel bir konferansta gerçekleştireceğim sunum idi.</p>
<p>Başka koşullarda kalkışmayı aklımın ucundan bile geçirmeyeceğim bu seyahat, üzerinde çalıştığım projenin makalesini konferansa göndermem, makalenin konferansa kabul edilmesi, ardından bu çalışma üzerine sunum yapmak için davet edilmem, formal bir dille &#8220;<em>ama benim oralara gelecek param yok</em>&#8221; diye serzenmem, kendilerinden &#8220;<em>biz sana sponsor oluruz</em>&#8221; diye yanıt almam ve bu cömert tekliflerini kabul etmem ile gerçekleşti. Bu bağlamda tüm masraflarımı karşılayan Amerikanın vergi mükelleflerine teşekkürü borç bilirim.</p>
<p>Kendisine Betsy ismini uygun gördüğüm ve üç gün önce ameliyat olmasına rağmen uçağa binmekte sakınca görmeyen sarışın, kıvırcık saçlı, iri bir abla yüzünden Hawaii&#8217;ye 10 saat kadar geç vardığım için, Hawaii macerasına konferans alanına gitmek yerine hava limanında uyuklayarak başlamıştım (zira beni asıl gitmek istediğim ada olan Big Island&#8217;a götürecek olan uçağı kaçırmıştım ve sonraki uçağın kalkmasına saatler vardı).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-6.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Belki de Betsy&#8217;ye o kadar kızmamalıydım. Belki de her şeyin arkasında hayatımın teması haline gelmiş olan Meren Faktörü illeti vardı. Zira giderken 10 saat gecikmeli sona eren seyahatimin dönüşü daha da beter oldu. Farklı uçuşlarım farklı nedenlerle ertelendi. Toplam 33 saate tekabül eden gecikmeler nedeni ile dönüş yolculuğum 42 saat sürdü. &#8220;<em>Meğer burası benim evimmiş</em>&#8221; diyerek hava limanlarında yaşamaya başlayan bir derbeder olmama ramak kaldı. Vesaire.</p>
<p>Merak eden deliler için dönüş yolculuğunun ayrıntılarının bir kısmı <a href="http://ff.im/wsnLV">burada</a>.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Konferans Big Island&#8217;ın Kona isimli şehrinin yakınlarındaki ökküzler gibi pahalı bir <a href="http://www.fairmont.com/orchid">otel</a>de idi. Bir gecelik oda ücreti $500-$3500 arasında değişen, buna kahvaltının filan dahil olmadığı bir otel bu böyle. İçinde geçirdiğim her dakikadan tiksindim açıkçası. Ben otostop çeken, çadırda kalan, arabada uyuyan gillerden geliyorum. Dilerim hayatımın hiçbir döneminde böyle saçma bir otelde harcamakta sakınca görmeyeceğim kadar para kazanmam. Bilimsel bir konferans için neden burayı tercih ettiklerini bilmiyorum, oradayken organizatörlere sormak da gelmedi açıkçası aklıma. Plajı yüzündendir belki.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-20.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ya da belki konferans salonu çok güzel diyedir.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/pano-3-800px.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bilemiyorum.</p>
<p>Konferans güzeldi. Konuşmamı başkaları beğendi, ama ben hiç beğenmedim. Heyecan yaptım filan böyle. Benden önce Stanford&#8217;dan, benden sonra ise Cornell Üniversitesi&#8217;nden bir profesör konuştu. Mikrobiyal ekoloji oturumunda konuşan 4 profesör dışındaki tek öğrenci bendim, hem beni ağırlığı altında ezen bu durum hem de alanın önde gelen isimlerine ayar vermek üzere olmak fikri beni strese soktu biraz. Çok iyi hazırlandığımı düşündüğüm ve çok güçlü argümanlarım olduğuna inandığım konuşmayı istediğim gibi yapamayınca ve neredeyse aklımdaki hiçbir şeyi istediğim gibi tartışamayınca epey üzüldüm.</p>
<p>Fakat bu mevzuyu yanlış bir açıdan kafaya taktığımı bilge bir dostumun &#8220;<em>take it as a humbling experience</em>&#8221; (&#8220;<em>[bu başarısızlığı] küçülten bir deneyim olarak gör</em>&#8220;) önerisi ile fark ettim (ve bak buraya yazma ihtiyacı hissettim).</p>
<p>Elbette her sunum iyi geçmeyecekti. İnsanın arada bir burnu sürtecekti ki &#8220;<em>artık olduğunu</em>&#8221; sanan zombilere dönüşmesin, nereden geldiğini unutmasın, daha olmadığını, hâlâ yolculuk yapıyor olduğunu hatırlasındı. Bu tatsız deneyimi yaşadığım için kendimi şanslı saydım. Nereden geldiğimi, daha olmadığımı, hâlâ yolculuk yapıyor olduğumu hatırladım ve yoluma devam ettim.</p>
<p>Bu böyle.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Saçma bir otelin, bilgisayar bilimleri ve biyoloji nehirlerinin karıştığı bir delta halini almış konferans salonunda hiç dışarı çıkmadan 4 gün geçirip oturumları takip etmiş olan Meren kişisi konferansın son günü, otelden dışarı çıkıp sahilde yürümeye başlar ve bu müthiş gezegenin neredeyse hiçbir karşılık beklemeden vaat ettiği güzelliklerle karşılaşır.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-40.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>İnanın bilseydim konuşmamı yaptıktan sonra bir dakika bile durmazdım o konferans salonunda. Neyse.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Hawaii&#8217;nin en güzel taraflarından birisi sahil şeridinin kamuya ait olması. Yani adayı boydan boya sahil şeridinden yürüyebiliyorsunuz ve kimse size &#8220;burası benim arazim&#8221; diyemiyor. Ben de bunu fırsat bilip sahil şeridinden yürüdüm biraz. Gerçekten çok leziz idi (ayrıca kamp yapılabilecek yerler olduğunu da keşfettim).</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-34.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Ben deniz/okyanus/havuz/plaj seven bir insan değilim. Fakat oralara kadar gidip de suya girmezsem kesin kafamı kıracak birileri çıkar diyerek şöyle bir güzellik yaptım kendime:</p>
<table border="0" cellpadding="5" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-35.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellpadding="5" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-37.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellpadding="5" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-39.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fazlası zarar :)</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Konferansta Jannis isimli Alman bir kardeşimiz ile tanıştım. Paris&#8217;te INRIA&#8217;da doktora öğrencisiymiş. Konferansa yalnız başına ve benim gibi <em>NIH sponsorluğunda</em> gelmiş.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/hawaii/hawaii-48.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&#8220;<em>Araba kiralayıp ada içerisinde rasgele oraya buraya gitmeyi düşünüyorum, gelmek ister misin?</em>&#8221; dedim. &#8220;<em>Olur</em>&#8221; dedi.</p>
<p>Konferansın bitimi ile beraber Kona&#8217;ya gidip araba kiraladık. Bir benzinlikten adanın haritasını satın aldık. Haritada ada üzerinde &#8220;Güney Noktası&#8221; isimli bir park olduğunu gördük. 2 saat mesafede idi. &#8220;<em>Kesin çok enteresandır</em>&#8221; diyerek GPS koordinatlarını girip yola koyulduk. Bir buçuk günlük maceramız böyle başlamış oldu.</p>
<p><em>(<a href="http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-ikinci-kisim-totoro-agaci/">yazının ikinci kısmı</a>)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2011/01/big-island-hawaii-birinci-kisim-betsynin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ölçeğin Neresinde Olmak</title>
		<link>http://meren.org/blog/2010/12/olcegin-neresinde-olmak/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2010/12/olcegin-neresinde-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Dec 2010 08:52:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ben, Meren Bey Nasılım]]></category>
		<category><![CDATA[24-70mm f/2.8]]></category>
		<category><![CDATA[d700]]></category>
		<category><![CDATA[dışarısı]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[kuantum]]></category>
		<category><![CDATA[massachusetts]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay]]></category>
		<category><![CDATA[retorik]]></category>
		<category><![CDATA[rhode island]]></category>
		<category><![CDATA[tümay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=1779</guid>
		<description><![CDATA[Giyimime pek önem verdiğimi söyleyemem. Zaten giysi ile aramda çok nadiren duygusal bir bağ oluyor. Hasbelkader olduğunda da üstümden çıkarasım gelmiyor. Meren iyi de keşke her gün aynı şeyi giymese. Siz de çok iyisiniz çok teşekkür ediyorum. Geçenlerde bir zaman bir yerde bir atkı gördüm. Aramızda duygusal bir şeyler hasıl oldu üzerinize afiyet. Bu böyle. *** [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Giyimime pek önem verdiğimi söyleyemem. Zaten giysi ile aramda çok nadiren duygusal bir bağ oluyor. Hasbelkader olduğunda da üstümden çıkarasım gelmiyor. <em>Meren iyi de keşke her gün aynı şeyi giymese.</em> Siz de çok iyisiniz çok teşekkür ediyorum. Geçenlerde bir zaman bir yerde bir atkı gördüm. Aramızda duygusal bir şeyler hasıl oldu üzerinize afiyet. Bu böyle.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/rhode-island/ri-15-jpg-small_.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Rhode Island&#8217;<a href="http://meren.org/blog/2010/10/rhode-island-providence-sonbahar-vesaire/">da</a> olduğum günlerden birisinde araba kiralayıp Massachusetts eyaletindeki <a href="http://tinyurl.com/32p3mjf">Cape Cod</a>&#8216;a doğru gitmiştik. Yolda kaybolduk. En sonunda bir yerden okyanusa çıktık. Güneş batıyordu. Kum tepeleri, okyanus, rüzgar. Eternal Sunshine of the Spottless Mind isimli filmi bilirsiniz belki. Montauk&#8217;ı da hatırlarsınız o zaman. İşte o hesap. Bunu da yaşadım işte. Bir zaman. Ve fotoğrafını çektim. Vesaire.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/rhode-island/ri-18-jpg-small_.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Duygu geçen hafta doktoradan mezun oldu. Aynı gün bir ara <a href="http://tumaytunur.com/">Tümay</a> ile zaman algısı ve hafıza arasındaki ilişkiden konuşuyorduk. O nöron seviyesinde zaman algısının episodik belleğin bir yan ürünü olduğunu ima ediyordu. Ben de toplumsal hafızada iz bırakan hadiselerin geçmişi nasıl da kompartmanlara böldüğünden, o kompartmanların nasıl da toplumun zaman algısını şekillendirdiğinden bahsediyordum. Bireyler için de aynı hesaptı. Bir nöron, bir birey, bir toplum. En çok kafa karıştıran da bu <em>her seviyede rastlanan örüntüler</em> değil mi zaten. İnsan genellikle umursamaz, müstakil. Öyle mutlu. Fakat arada bir de olsa çaresiz bir şekilde &#8220;<em>ölçeğin neresindeyim</em>&#8221; diye soruyor. <em>Başını ve sonunu bulalım, biz size döneceğiz.</em> Duygu&#8217;nun doktoraya başlayışı dün gibi mesela. Koskoca doktora, bitişi ile geçen yıllar bir diğer kompartman artık. Gönülden tebrikler<em>.</em> <em>Hala inanamıyorum</em>. Geçer :) <em>İnanamayışım mı?</em> Evet, o da&#8230;</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/blog-photos/biyolokum-phd-19.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Her birimiz, farklı yönlerden gelip farklı yönlere doğru giden, tutarlı alternatif geçmiş ve geleceklerin yaşandığı yüzlerce ipliğin içinden geçtiği yüzükler gibiyiz. Olasılıkların fink attığı kuantum bulutunun içerisinde ilerledikçe o bir yığın ipin kısa bir süreliğine de olsa hizaya geldiği yer oluyoruz. Sanki bu şekilde bakınca her şey elimizin altındaymış gibi; <em>bilmek</em> de bir ihtimal sanki. Fakat kainat uzay ve zamanın çok eser miktarlarına dahi öylesine devasa, öylesine inanılmaz boyutta veriler sığdırıyor ki makul bir patika belirleyip &#8220;<em>geleceğe dair</em>&#8221; olana odaklanmak yerine bir atkıya gönül verip gün batışını izlemek daha bilge duruyor. Yüzük ilerliyor. Ağır ağır. İçinde bir ipliğin bağladığı tarihi yaşarken bir atkıya tutunup ötekine seyirtiyor, ardından bir gün batımında bir diğerine geçiyoruz.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/blog-photos/ri-18-1.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Gell-Mann &#8211; Hartle doktrini &#8220;<em>bir ölçüm basit olarak hangi tutarlı tarihçe içerisinde yer aldığınızı ifşa eder</em>&#8221; diyor. İşte tam da bu yüzden, her ne kadar beynimizin işlem zamanının %90&#8242;ı yaşanmamış diyaloglar içinde millete laf yetiştirmek ve anlamsız geçmiş/gelecek kaygıları üretmek ile geçiyor olsa da, aslında her an sadece neyi yaşıyor olduğumuzla ilgilenmeliyiz. Bir sincap gibi. Yoksa zaten başı sonu bir muamma olan ölçeğin ucu iyice kaçıyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/blog-photos/ri-18-2.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Beynimin bir bölgesi var, her yoğunlaştığımda bana son derece rasgele, son derece saçma bir imaj gösteriyor. <em>Beynim</em> dediğim de, bu gün var, yarın yok.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/blog-photos/ri-18-3.jpg" border="0/" alt="" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">***</p>
<div style="padding: 0px; padding-left: 30px;"><em> Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor. &#8220;Kelimeler, albayım, hangi anlama geliyor?&#8221; &#8220;Efendim?&#8221; &#8220;KELİMELER! Albayım. Hangi anlamda kullanıyoruz onları?&#8221; &#8220;Hangi kelimeler Hikmet?&#8221; Sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki.<br />
&#8220;Bütün kelimeler. Genel anlamda kelime.&#8221;<br />
&#8220;Ne demek istiyorsun oğlum?&#8221;<br />
&#8220;Kelimeler canım işte. Mesela kelebek.&#8221;<br />
&#8220;Ne kelebeği?&#8221;<br />
&#8220;Kelebek canım, bildiğimiz kelebek.&#8221; Ellerini açtı, kapadı.<br />
&#8220;Ha, o kelebek mi?&#8221;<br />
&#8220;Evet, o kelebek&#8221;<br />
&#8220;Kelimenin aslı mı nereden geliyor?&#8221;<br />
Bu soruya tutunalım hiç olmazsa: &#8220;Evet.&#8221; </em></div>
<p style="text-align: right;">Oğuz Atay, <em>Tehlikeli Oyunlar</em>, sf.100.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2010/12/olcegin-neresinde-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Proje: &#8220;Yoksul&#8221;, &#8220;Evsiz&#8221; ve &#8220;Engelli&#8221;</title>
		<link>http://meren.org/blog/2010/12/uc-proje-yoksul-evsiz-ve-engelli/</link>
		<comments>http://meren.org/blog/2010/12/uc-proje-yoksul-evsiz-ve-engelli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2010 07:30:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Murat Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Büyük Fotoğrafçılar]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce / Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[Subjektif Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>
		<category><![CDATA[anrea star]]></category>
		<category><![CDATA[başka fotoğrafçılar]]></category>
		<category><![CDATA[evsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[haber değeri]]></category>
		<category><![CDATA[justin maxon]]></category>
		<category><![CDATA[patricia]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal sorumlu]]></category>
		<category><![CDATA[visura]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[yorum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://meren.org/blog/?p=1805</guid>
		<description><![CDATA[Aslında bu yazının adı, bu günlükteki bir geleneğe hürmeten Fotoğraf Dünyasından Subjektif Haberler V olacaktı. Fakat Visura Magazin&#8217;in bu gün sonuçlanan yarışmasının kazanan projelerini gördüğümde o kadar şok oldum ki başka bir şey ile yazıyı seyreltmemeye karar verdim. Visura Magazin, Internet üzerinde bulabileceğiniz en kaliteli fotoğraf dergilerinden bir tanesi. Fakat bu kadar büyük olduklarını bu güne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aslında bu yazının adı, bu günlükteki bir geleneğe hürmeten <a href="http://meren.org/blog/category/subjektif-haberler/">Fotoğraf Dünyasından Subjektif Haberler V</a> olacaktı. Fakat Visura Magazin&#8217;in bu gün sonuçlanan yarışmasının kazanan projelerini gördüğümde o kadar şok oldum ki başka bir şey ile yazıyı seyreltmemeye karar verdim.</p>
<p><a href="http://www.visuramagazine.com/">Visura Magazin</a>, Internet üzerinde bulabileceğiniz en kaliteli fotoğraf dergilerinden bir tanesi. Fakat <em>bu kadar</em> büyük olduklarını bu güne değin idrak edememiştim açıkçası.</p>
<p>Mevzu şu: Visura bundan birkaç ay evvel bir fotoğraf yarışması duyurusu yaptı. Bizim ülkede ne zaman bir yarışma olsa altından bin türlü pislik çıkmasına alışkın olan fotoğrafçı dostlarımın diken diken olan tüyleri ;) Durun. Yarışma diyorum ama bu alışageldiğimiz fotoğraf yarışmalarından epey farklı idi aslında. Basitçe diyorlardı ki, &#8220;<em>üzerinde çalışmakta olduğunuz bir fotoğraf projenizi gönderin, biz de size onları bitirmeniz için ekipman parası verelim, dergimizde sizin reklamınızı yapalım, vesaire</em>&#8220;. &#8216;<em>En güzel sümüklü çocuk fotoğrafını getir, ödülleri götür</em>&#8216; yarışması değil yani. Sanki benim <a href="http://meren.org/blog/category/konuk-fotografci/">Konuk Fotoğrafçı bölümü</a>nde yapmaya çalıştığımın hem birkaç on katı hem de paralısı pullusu. İşte bu gün de kazananları açıkladılar.</p>
<p>Kazananları görünce önce hüzünlere gark oldum. Sonra fotoğrafa, fotoğrafçıya, insana sevgi ile doldum. Yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olan projelere burada birkaç fotoğraf ile yer vereceğim. Farklı sosyal olaylara farklı perspektif ve teknikler ile yaklaşmış olan bu projeler izleyiciyi insanı, hayatı, ve insan ile hayat arasındaki enteresan ilişkiyi sorgulamaya devam etmeye teşvik ediyorlar (&#8220;<em>hanım koş meren yine entel oluyor!1</em>&#8220;).</p>
<p>Peki.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Yarışmada birinciliği kaznanan proje Justin Maxon&#8217;a ait.</p>
<p>Maxon projesinde Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin Pennsylvania eyaletindeki Chester isimli şehirin kuytularındaki fakir yaşamı belgelemiş. Maxon&#8217;un yaratıcı bir teknik ile derinlik kazandırdığı fotoğraflara bakarken, yirmibirinci yüzyıl insanının hayatına şekil veren küresel örüntüleri düşündüm. Ayrımcılık kurbanı olanların içine düştüğü koşullar ve sonuçları ne kadar benzer. Amerika&#8217;da yaşıyor olmaları ya da Amerikalı olmaları pek bir şeyi değiştirmiyor.</p>
<p>Maxon giriş yazısında Chester için şöyle diyor:</p>
<blockquote><p>Amerika&#8217;daki başkanlık seçimlerini ilk kez bir siyah kazanınca insanlar Amerika&#8217;nın ırkçılıktan arınmış bir topluma geçiş yaptığını söylediler. Eğer o başardıysa, tüm siyahlar da aynını yapabileceğini varsaydılar. Chester, Pennsylvania&#8217;da yaşayanlar için gerçek bu değil. Orada insanlar herşeyin kendilerine karşı olduğu bir ortamda büyüyorlar. Orada yer çekimi daha güçlü ve daha az bağışlayıcı. Orası çevre kirliliğinin nörolojik gelişimi etkilediği, şiddet ve suçun sıradan, fakirliğin bunaltıcı, iş bulmanın ise imkansız olduğu bir yer.</p></blockquote>
<p>Fakir bölgeler ile sanayileşme arasında çok çirkin bir ilişki var. Fakirlerin fakir oldukları için yerleşmek zorunda kaldıkları bölgelere, şirketler tasarruf etmek için yerleşiyorlar. Beş parasız bir ailenin yanı başında, sahiplerinin zenginliğine zenginlik katan bir bacanın dumanlarının yükseliyor olmasının ironisi.</p>
<p>Maxton şöyle diyor giriş yazısının sonunda:</p>
<blockquote><p>Eğer bu sokakları yürürseniz, trans halinde, konuştuğu halde sesi duyulmayan insanların yanından geçersiniz. Çocuklar görürsünüz, sığ gözler ve derin yaralar ile. Her yerde ilgisizlikten solan hayaletler…</p></blockquote>
<p>Fotoğrafları izlerken insan ne demek istediğini daha iyi anlıyor.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/justin-maxon-01.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Justin Maxon</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yukarıdaki fotoğrafta Rita, nişanlısı ile yatakta uzanırken rasgele bir kurşunun isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden kız kardeşi için ağıt yakıyor. Aile ve yakınları cinayeti protesto etmek için 7 gün boyunca mahallenin etrafında yürümüşler.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/justin-maxon-02.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Justin Maxon</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yukarıda hava kirliliğinin mesulü fabrikalar, aşağıda Bresson mu çekmiş, <a href="http://meren.org/blog/2008/10/james-nachtwey/">Nachtwey</a> mi çekmiş karar veremediğiniz bir Chester sokağı.</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/justin-maxon-03.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Justin Maxon</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Serinin tamamı burada, kesinlikle izlemelisiniz: <a href="http://www.fotovisura.com/user/JustinMaxon/view/when-the-spirit-moves">http://www.fotovisura.com/user/JustinMaxon/view/when-the-spirit-moves</a></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>İkinci sırada Andrea Star var. Birincilere karşı kronik bir antipati mi besliyorum, ikinciler gerçekten her zaman birincilerden daha iyi mi oluyor emin değilim. Her ne kadar Maxon&#8217;un projesi beni çok etkilediyse de Andrea Star kesinlikle muazzam ötesi bir iş çıkarmış.</p>
<p>Kendisi 2007&#8242;den beri alışageldik toplumun öteki tarafında yaşayan evsizlerin dayanıklılığı ve insanlığı üzerine bir hikaye olan &#8216;The Urban Cave&#8217; isimli projesi üzerinde çalışıyormuş.</p>
<p>Çıkmaz sokaklarda, tren istasyonlarında, tünellerin altında, inşaatlarda yaşayan, oradan oraya sürüklenen insanların hikayesini konu alan bir proje bu. Onları tanıyan, anlayan birisinin elinden çıktığı da aşikar.</p>
<p>Fotoğraflar ve altlarındaki hikayeler zaten hissettiriyor, fakat Star evsizler ile ilgili deneyimini şu şekilde özetliyor yazısının sonunda:</p>
<blockquote><p>Kırılgan ve dayanıklı, trajik ve güzel, kendi kendini yok eden yine de ayakta kalan bu evsiz erkek ve kadınlar sadece insan. Ne bizden daha fazla, ne daha az: onlar bizim bir parçamız. Ve değiller de aynı zamanda&#8230; Sokağın gölgelerinde hiçbir şey basit değil.</p></blockquote>
<p>Cesur ve merhametli Andrea&#8217;nın fotoğraflarından birkaça tanesi aşağıda.</p>
<p>Lisa ve Chuck, bir restoranda yemek paylaşırken:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-01.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Lisa ve Chuck sokakta şakayla karışık kavga ederken:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-02.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Lisa ve Chuck hastanede. Lisa iş dönüşü bir saldırı ardında tecavüze uğramış:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-03.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Birkaç aylık hamile olan Lisa doğacak bebeği için bir şeyler topluyor:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-04.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>2004 yılından beri New York sokaklarında karton kutular içerisinde yaşayan Willy&#8217;nin evi:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-05.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Pamuk Prenses (sokak adı), kapıyı açık bırakması karşılığında duş almasına izin veren arkadaşının evinde yıkanırken:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/andrea-star-06.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Andrea Star</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kareler hem çok tanıdık hem çok yabancı. Fakat kesinlikle çok güçlü.</p>
<p>Andrea Star&#8217;ın farklı karakterleri derin bir şekilde belgelediği 52 fotoğraflık serinin tamamı burada: <a href="http://www.fotovisura.com/user/Areese1230/view/the-urban-cave">http://www.fotovisura.com/user/Areese1230/view/the-urban-cave</a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.fotovisura.com/user/Areese1230/view/the-urban-cave"></a>***</p>
<p>Üçüncü sırada Patricia var.</p>
<p>Patricia yarışmada üçüncü olan seride yer alan fotoğrafları çekmeye başlamasından 20 yıl öncesinden bu yana <em>multiple sclerosis</em> ile yaşıyormuş.</p>
<p>Türkçe&#8217;ye &#8216;multipl skleroz&#8217; şeklinde çevrilmiş olan bu hastalık son derece tatsız bir merkezi sinir sistemi rahatsızlığı. Eğer House, MD izliyorsanız, dizi içerisinde sürekli &#8216;MS&#8217; diye anılan hastalık bu işte. Ne sebebi tam olarak bilinen ne de tedavisine dair ciddi bir ümit olan bu karmaşık hastalık, sinir tellerinin etrafındaki miyelin kılıfın dejenerasyonu ile kendisini gösteriyor. Vücutta, bir evin elektrik tellerini kemiren farelerin ev içinde neden olduğu problemlere benzer problemler baş gösteriyor.</p>
<p>Patricia&#8217;nın hastalığı geçen yıllar içerisinde kademe kademe kötüye gitmiş. Yürüyebilen bir insanken ancak bastonla yürüyebilen bir insana, bastonla yürüyebilen bir insanken tekerlekli sandalyeye mahküm olmuş.</p>
<p>Patricia son 15 ayında hayatının en sıradan anlarını belgeliyormuş. &#8220;<em>Güzel fotoğraflar çekmek istiyordum, fakat daha önemlisi gerçeği istedim</em>&#8221; diyor giriş yazısında. Bu projeye başlamadan önce bir engelli olarak görülmekten ne kadar utanç duyduğunun farkında değilmiş mesela. Kendi deyimi ile &#8220;<em>düşüşlerini, pençe gibi ellerini, yatağa girip çıkmaktaki zorlanmalarını, kendi yemeğini kendi yiyememesini&#8221;</em> tüm kamu ile paylaşacağı bu projesi ilerledikçe, dünya içerisindeki eşsiz varolma şekli ile daha barışık hale gelmeye başlamış. Fotoğraf makinesinin lensinden bakınca, engeli utanç verici değil &#8216;<em>enteresan</em>&#8216; görünmeye başlamış Patricia&#8217;ya.</p>
<p>Şu paragrafı da olduğu gibi çevirmeden geçemeyeceğim, sosyal sorumlu fotoğrafçıların buradan çıkaracağı bir şeyler olabilir:</p>
<blockquote><p>Eski bir sanatçı olarak ne zaman engellileri konu alan bir photo-essay ya da makale görsem eseri hem fotoğrafik hem de kişisel açıdan tartıyorum. Fotoğraflar mükemmel olsa da, engelsiz fotoğrafçılar sık sık beraber çalıştıkları engelli insanları ya cesur, ya acınası, ya da bu ikisinin bir karışımı olarak gösterme tuzağına düşüyorlar. Engel ile yaşayan bir kadın olarak ne cesur ne de acınası halde olmadığımı biliyordum; sadece bana denk gelen hayatı dolu dolu yaşamak için elimden geleni yapıyordum. 2008 yılında bir Haziran sabahı bunun bana tam olarak nasıl göründüğünü göstermenin vaktinin geldiğine karar verdim.</p></blockquote>
<p>Patricia&#8217;nın projesi bana <a href="http://meren.org/blog/2009/06/babamla-gunlerim/">Babamla Günlerim</a> isimli çalışmayı hatırlattı. Yoğunluk itibarı ile olsa gerek.</p>
<p>Projeden birkaç fotoğraf:</p>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/patricia-01.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Patricia</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/patricia-02.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Patricia</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/patricia-04.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Patricia</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/patricia-05.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Patricia</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td align="center"><img src="http://meren.org/wp-content/gallery/visura/patricia-06.jpg" alt="" /></p>
<p><em><small>© Patricia</small></em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Buradan hepinizin huzurunda kendisine seslenmek istiyorum: Patricia, canımsın.</p>
<p>Serisinin tamamını buradan görüntüleyebilirsiniz: <a href="http://www.fotovisura.com/user/playdorsey/view/falling-into-place">http://www.fotovisura.com/user/playdorsey/view/falling-into-place</a></p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Visura&#8217;nın tüm kazananları ise burada: <a href="http://blog.fotovisura.com/2010/12/fotovisura-grant-winners">http://blog.fotovisura.com/2010/12/fotovisura-grant-winners</a>.</p>
<p>İlk üçte yer almayan çalışmalar arasında da çok etkileyici olanları var. Boş kaldıkça göz atmanızı tavsiye ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://meren.org/blog/2010/12/uc-proje-yoksul-evsiz-ve-engelli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

