3 Kasım 2008
Tuesday, November 4th, 2008Sabah uyandığımda yüzümde hep saçma bir ifade oluyor. Bakıyorum, bu gün de durum farklı değil. Devam...
Sabah uyandığımda yüzümde hep saçma bir ifade oluyor. Bakıyorum, bu gün de durum farklı değil. Devam...
Vallahi bu son. Burası kendi halinde amatör bir fotoğrafçının fotoğraflarını, fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili düşüncelerini paylaştığı bir yerdi, son bir kaç aydır kendi çapında küçük bir seyahat günlüğüne döndü. Bundan sonra vallahi yok (Mesela pek kıymetli bir Sandaletli Seyyah‘ımız var, seyahat yazısı okumak, görmek isteyenler oraya gitsinler). Diğer bir husus da, daha önce “bölüm 1″ diye başladığım hiç bir şeyin “bölüm 2″sini getiremezdim, şimdi ise iki bölüm arasına başka bir yazı yazamaz olmuşum. “Gençliğim eyvah” diyorum. Her neyse. Bu günlük girdisine, Granada ve Cordoba gibi iki önemli şehri sığdırmaya çalışacağım için bayağı uzun olacak, fakat son bu işte tamam. Devam...
Sonunda belki de on ayrı kişiden ve 5 ayrı kitaptan methini duyduğumuz Barcelona yolunda idik. Fransa - İspanya sınırından geçip dosdoğru Barcelona’ya giden otoyola girişimizi kutlamak için gelen yüzlerce araç Barcelona’ya kadar bizimle geldi, İspanyol misafirperverliği muhteşemdi (öte yandan şehre yaklaştıkça sayısı artan bu “hoş geldiniz sevgili meren ve düygü” konvoyu bir süre sonra kabak tadı vermedi değil). Devam...
Geçen yazının sonunda vardığımız Bayonne’dan Toulouse’a doğru yola çıktığımızda başımıza gelecekler ile ilgili pek bir fikrimiz yoktu tabi. Elimizde bir hostel adı ve bir kamp yeri adresi vardı ve -her başına buyruk asi tatilcinin yapması gerektiği gibi- kendilerini arayıp yer filan ayırtmamıştık. Saat 18:00 gibi Toulouse’a girdiğimizde Duygu bizi kapanmadan önce Tourist Information Office’e götürebilmek -ve böylece oradan edineceğimiz şehir haritası ile hostel’i bulup daha da geç kalmadan varabilmemiz- için tüm tabelaları delicesine okuyup bana “sağa dön!“, “sola dön!” komutları yağdırıyor, bir yandan da arada bir “ah sağ mı dedim ben? sol imiş aslında o :p kikirt” şeklinde bir takım şakaları aralara sıkıştırmayı ihmal etmiyordu. Ben ise bu esnada sevimli bir trafik canavarı olarak ters yöne girince, sinyal vermeden milletin önüne kırınca, aniden frene basınca filan el kol işaretleri ile Fransız kardeşlerimizi yatıştırmaya gayret ediyordum. Neyse. Yaklaşık 45 dakikalık bir dolanmanın ardından sonunda turist ofisini bulmuş ve haritalarımızı kapmıştık ve Toulouse’un güzelim sokaklarından hostel’imize doğru ilerliyorduk. Devam...
Duygu ile beraber 3 hafta süren Fransa-İspanya gezimizden yeni döndük. Her şey Duygu’nun Madrid’e 45 dakika uzaklıktaki -iki İspanyol kralına ev sahipliği yapmış ve 1500′lü yıllarda inşa edilmiş olan Manastırı ile ünlü olan- San Lorenzo de El Escorial’de katılacağı Limb Development and Regeneration konferansına katılmasından iki hafta önce İspanya’ya gidip, konferans tarihine kadar orada burada sürtmeye karar vermemiz ile başladı. Bu da ne yazık ki bu yaz yapmayı uzun zamandır planladığım Türkiye’de tanıdığım tüm aklı başında tipleri Artvin’de toplama ve dünyayı ele geçirme planlarımı kendilerine açma etkinliğimi otomatikman sonraki bir yıla erteledi. Devam...
Son günlerde meren.org‘un da üzerinde host edildiği sunucu ile ilgili bazı sorunlar yaşanıyor. Bu da web servislerinin kesintiye uğramasına neden oluyor zaman zaman. Buralara geçenlerde gelip de sayfa bulunamadı hatası ile ayrılanlardan özür dilerim. Gençler uğraşıyorlar, çözecekler yakında. Devam...
Bir süredir güzelim Nikon D200 gövdemi satıp, üstüne biraz para koyup yeni bir fotoğraf makinesi alma planları yapıyordum. Bir türlü uygun bir alıcı bulamadım ve en sonunda bu sevdadan nitelikli bir kararla vazgeçmeye karar verdim. Bazılarınız bu yazıda bu nitelikli kararın gerekçesini okurken bazılarınız da bir kaç saniye önce bu sayfayı terk etmiş olacak. Hayat ne garip. Devam...
Nedense portre fotoğrafı çekmek bana hep çok zor gelmiştir. Web sitemde bir miktar “portre gibi görünen fotoğraflar” olsa da, aslında şu ana kadar kendim dışında hiç kimsenin portresini çekmedim; “çekmedim” derken denemediğimden değil, denedim. lâkin beceremedim. Devam...
Yalan söylemişler efendim. Devam...
Vize değişikliği için gittiğim Türkiye’de 3 hafta kalmayı planlarken 4 ay kalmam gerekti, bu uzun aranın ardından yeniden New Orleans’tayım. Tüm takip edenlere, yeniden merhabalar.. Devam...
Uzun zamandır kullandığım emektar Nikon D70′im birlikte yaşadığımız sayısız maceranın ardından yerini bir Nikon D200′e bıraktı. En azından onu özleyeceğimi söyleyebileceğimi umuyordum. D200′e ısınma sürecim bu kadar hızlı olmasaydı, söyleyebilecektim de. Devam...
Uzun süre önce FILE Magazine isimli bir web sitesine rastlamıştım Internet’te. Sitenin konsepti çok hoşuma gitmişti. Devam...
Hayvanat bahçelerini oldum olası sevmedim. Devam...
Son zamanlarda fotoğraf paylaşım sitelerinin vurdumduymazlığından, adamsendeciliğinden ve yüzeyselliğinden çok bunalmış bir kaç arkadaş bir e-posta listesi açmaya karar verdik. Fotoğraf göndermek, fotoğraflar hakkında atıp tutmak, entel sohbetleri tabir edilebileceklerin de dahil olduğu çeşitli seviyelerde iletişim kurmak ve kaygısızca paylaşmak amacı ile. E-posta listemizin adı da pek afilli: Daguerreotype ;) Devam...
Bu bir nevi ortaokulda kendimize sorduğumuz “Bu hayat ile ne yapacağım ben? Onu nereye, ne yapmak için harcayacağım?” sorusuna benziyor. Bunlara ortaokulda da net yanıtlar verememiş bir mühendisin bir hobi olarak kalması gereken bir mevzu ile ilgili benzer bir tuzağa düşmüş olması gerçeği, arada bir “hayat sürprizlerle dolu değil” diyen ben ile bir tokat samimiyetinde buluşmuştur. Her neyse. Devam...
Bundan 1 yıl kadar önce World Press Photo tarafından seçilen yılın fotoğraflarını inceliyordum. Spor kategorisinde 2004 olimpiyatlarına ait portfoliosu ile birinciliği kazanan fotoğrafçı en az benim kadar Ali Işıngör ve Barış Metin‘in de ilgisini çekmişti. Bu kişi bu fotoğrafları ile David Burnett idi. Devam...
Bu gün New Orleans sokakları kazan biz kepçe dolaştık durduk. Biyolog bir hanımefendi ile evli olmanın böyle avantajları var işte: bir deneyin kontrol edilmesi gereken iki ayrı aşaması arasında 3-4 saat varsa vaktinizi French Quarter’da yürüyerek, Cafe Du Monde‘da kahve içerek, ya da ne bileyim Mississippi nehri üzerinde sefere çıkmaya hazırlanan yandan çarklı eski bir turistik tekneden gelen saçma melodileri dinleyerek geçirebiliriniz. Bu gün bunların hepsini yaptım (süperdi), fakat iki şey daha yaptım… Devam...
Bu gün, yani Syd Barrett’in ölüm gününde bisikletime atladığım gibi St. Charles Caddesi üzerinden New Orleans’ın merkezine doğru bir seyahate çıktım. İş merkezlerinin, yüksek kulelerin arasında biraz dolandıktan sonra Amerika’nın meşhur değerlerinden birisi olan French Quarter’a attım kendimi. Eğlencenin sınırlarının ziyadesiyle genişlediği fena halde turistik bir semtimiz olarak French Quarter’ın sokaklarında dolaşırken saat akşamüstü 16:00′yı gösterirken dahi striptiz barların önünde dikilen ve elinde “bottomless” yazan kartonlar tutan yağız delikanlılarla göz göze gelmek ve etrafa “yok ben almayayım” bakışları atmak eşsiz bir his. Devam...
Söz verdiğim Pinhole yazısını halâ tamamlayamadığımın farkında olmadığımı sananlar yanılıyorlar. Kesinlikle devam edeceğim. CCD sensörümüz bozduktan hemen sonra sipariş ettiğim temizleme edevatının gelmesinin üç hafta sürmesi bu gecikmenin en büyük mesulü aslında. Devam...