@merenbey:
bana sorarsan daha çok şu denmek isteniyor: . Çünkü şöyle bir durum var: .

‘Ben, Meren Bey Nasılım’ Kategorisi İçerisindeki Girdiler

Son zamanlarda fotoğrafa olan ilgim epey azaldı. Bu durum, fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafı aslında ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan olaylar olmadığı zamanlarda pek aklıma gelmiyor açıkçası. Paşa paşa laboratuvarda deneyler yapıyor, ya da uzaktan tedirginlikle takip ettiğim ülke gündemine dair bunun gibi yazılar yazıyor, velhasılı hayatı bir sincap gibi yaşıyorum. Devam...

Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum. Devam...

Bisikletmin tekerleği patladığı için uzun süredir işe yürüyerek gidiyordum. Bu süreçte yürüme yolu olarak doğanın içinden giden bisiklet yolu yerine araba yolunu tercih ettiğim için, üstüne hafta sonları da dahil olmak üzere laboratuvarı gece 9-10′dan önce terk etmediğim için, koskoca sonbaharı kaçırmışım. Bugün lab’dan hava aydınlıkken çıktım, eve gelip bisikletimin tekerleğini tamir ettim ve uzun bir süre sonra ilk kez bisikletimi bisiklet yoluna doğru sürerken, doğanın ayaklarımın altına kilim gibi serildiğini görüp eve döndüm ve fotoğraf makinemi aldım. Devam...

Yıllar geçtikçe bir yerlerde uzun uzun -çoğunlukla amaçsızca- oturmak daha mı keyifli gelmeye başladı, yoksa hep mi böyleydim kestiremiyorum. Hiçbir yere gitmeyeceği halde gününün yarısını otobüs durağında oturup insanlara bakarak geçiren yaşlı amcalardan oldum belki de. Bugün şu iskelede 45 dakika oturdum mesela. O sırada aklımdan projelerim, ne zamandır görüşmediğim arkadaşlarım, ve daha onlarca şey geçiyordu. Bir sürü insan bir sürü başka bir şeyler yapıyordu. Ben iskelede oturuyordum. Keyfim de gayet yerindeydi yani. Devam...

O zamanlar vaktimin büyük çoğunluğunu Kenan Evren’in başlattığı okuma seferberliği kapsamında yayınlanan T.V. programlarını izleyerek geçirdiğim için 4 yaşımda okumayı bilen bir çocuktum (annem her yerde bana bir şeyler okuturdu, çok utanırdım). Halbuki eğitim sisteminin bu erken okumanın sebep olacağı komplikasyonlar yüzünden beni ıskalayacağını bilse idi, en başta Kenan Evren mani olurdu bu işe. Devam...

Artvin bir istisna. İnanmazsınız, her gün en az bir kez hatırlayıp özlemle anıyorum Artvin’i. Çok şehirden ayrıldım ben (sırf ortaokul yaşantım iki, lise yaşantım ise üç değişik şehirde geçti). Fakat Artvin dışında hiçbir şehirle aramda Artvin’le olduğu türden bir bağ hasıl olmadı. Şehirleri yaşayan insanlar ile karşılaştığında kıskananlardan, ayrılırken dönüp yüzüne dahi bakmadığı şehirlerin affına sığınanlardanım ben. Devam...

2007 yılı ortasında başladığım doktora eğitimim birkaç gün evvel sona erdi. Doktora sürecine dair bir yazı yazıp hem günlüğün neredeyse bütün sürece tanıklık etmiş olan izleyicilerini güncellememin, hem de henüz taze iken bu yolculuğa dair edindiğim tecrübeleri not düşmenin iyi bir fikir olabileceğine kanaat getirdim. Devam...

Bu gün resmi olarak doktora çalışmalarımın son yüz metresine girdim. Bundan böyle çok çok yoğun olacağım ve bir süreliğine ne bu günlüğe yazma, ne Twitter hesabım dışında kalan İnternet mecralarında boy gösterme, ne de laboratuvardan çıkıp dışarılarda haytalık yapma şansım olacak. Devam...

Sarışın, kıvırcık saçlı, iri bir ablamız olan Betsy’nin göz kapakları bir hangarın kapıları gibi ağır ağır açılırken uyku aleminin karanlığına alışmış gözlere hiç şefkati olmayan gün ışığı edepsiz bir şekilde odanın bir duvarından diğerine sekiyordu. Betsy’nin gözleri yatağın hemen yanında duran komodinin üzerindeki çiçek buketlerini seçmekle mesailerine başladılar. Devam...

Giyimime pek önem verdiğimi söyleyemem. Zaten giysi ile aramda çok nadiren duygusal bir bağ oluyor. Hasbelkader olduğunda da üstümden çıkarasım gelmiyor. Meren iyi de keşke her gün aynı şeyi giymese. Siz de çok iyisiniz çok teşekkür ediyorum. Geçenlerde bir zaman bir yerde bir atkı gördüm. Aramızda duygusal bir şeyler hasıl oldu üzerinize afiyet. Bu böyle. Devam...

Zaman zaman önümü alamıyor, büyük bir ciddiyetle yaşıyorum hayatı. Bir sincap gibi mesela. Hayır, sincapları taktir ediyorum, o ayrı, fakat hayatın gözü de doymuyor ki arkadaşım. Hayata karşı ne kadar ciddi isen, hayat senden o kadar daha çoğunu istiyor. Sırtında bir ciddiyet çomağı, ucunda bir tatmin. Bir tedirginlik, ciddiyet. Daha fenası bir tedirginlik, bir ciddiyet… Devam...

Aslında çok yoğunum. Bütün hayatımı laboratuvarda geçirsem de yetmeyecek kadar işim var aslında. Ve aslında öyle bir yerlere gitmeye de niyetim yok .. tu. Hakikaten bütün hayatımı laboratuvarda geçireyim, bitiremeyeceğim o işler ile ilgileneyim istiyordum. Çünkü kendisini yaptığı işlerle tanımlayan bir robotum ben bazen. Devam...

Yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Devam...

Günlüğü takip edenlerin önceki yazılardan (mesela Petrol Sızıntısı Monologları gibi) az çok tanıdığı sevgili profesör Mike kişisi, daha önceki denemelerimin hüsran ile sonuçlanmasına aldırmadan bu geçtiğimiz Cumartesi günü yine benimle balığa gitmeyi önerdi. Devam...

Üç hafta önce Montana’nın Bozeman şehrine gitmiştim. Sebep Montana Eyalet Üniversitesi’nde gerçekleşecek küçük bir topalntıya katılmak idi. Toplantı sonrasında hemen geri dönmek yerine Bozeman çevresinde ve Yellowstone Ulusal Parkı’nda birkaç gün geçirdik. Daha dönüş yolunda Montana’yı özlemeye başlamıştım. Devam...

Oğuz Atay’ı çok severim ben. Şu gezegenin topraklarını çiğnemiş bir numara insanlardan birisidir. Gerçek okur kitlesine öldükten sonra ulaşmış kendisi. Bir gün Necdet Yücel, Oğuz Atay’ın ölümünden neredeyse 33 yıl sonra elime “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabını tutuşturup “bunu oku” demişti. “Peki” demiş, okumuştum. Oluyor bazen öyle. Sıradan bir günde, Oğuz Atay ile tanışıveriyorsunuz. Devam...

Problemin kaynağı insanın doğasında tabi. Tüm öğretiler bir yere kadar. Doğanı nereye kadar gizleyebilir, nereye kadar dizginleyebilirsin. Fakat kurallarına tabi olduğumuz evrenin niteliklerini göz ardı etmek de mümkün mü yani.. Vallahi değil bence. Devam...

Duygu iki hafta kadar önce bilimsel bir konferansta arz-ı endam eylemek, ardından da biraz dolaşmak üzere Fransa’ya gitti. Kendisinin epey evvelden planlamış olduğu bu yolculuksebebiyle yalnız geçireceğim iki hafta boyunca yapacağım çılgın partilerin düşüncesi bile beni, nasıl söylesem, delicesine heyecanlandırıyordu (“kak hanım kak, adam soyunmaya başladı“). Devam...

Kocaeli Depremi olduğunda depremle ilgili duyduğum ilk haber 44 kişinin öldüğü, yaralıların olduğu, yardım ekiplerinin müdahale için yola çıktıklarından ibaretti. Saatler, günler geçtikçe felaketin gerçek boyutları karşısında bu ilk bilgiler anormal derece iyimser kalmış, artık bir yerden sonra sayılar yuvarlanmaya başlanmıştı. Devam...

Her kayıt yenleme dönemi ayrı bir işkence benim için. Çünkü her kayıt yenileme esnasında aynı memura denk geliyorum ve her seferinde kendisi ile benzer, gergin diyaloglar yaşıyoruz. Kayıt yenileme işini böyle Internet üzerinden filan yapmanın yolu yok mu? Var. Ama ben olmadık antikalıkları olan bir şahıs olduğumdan kelli öylesini sevmiyorum. Hem heyecan oluyor gidip yüz yüze yapınca. Devam...

Geçtiğimiz Cuma günü, Meksika Körfezi’nde meydana gelen bir kaza neticesinde başlayan ve kısa sürede bir çevre felaketine dönüşecek kadar ciddi olduğu anlaşılan petrol sızıntısının kıyı şeridindeki etkilerini kendi gözlerimle görmek ve fotoğraflamak için kanolarla Meksika Körfezi’nin Louisiana kıyılarındaki bataklıklarla buluştuğu bölgeye gitmeye karar vermiştim. Devam...

Evet. Doğru okudunuz. Ben bu soysuz ateş karıncasılarına laflar hazırladım. Özünde bu yazı ne tartışmaya değer düşünceler ne de bakmaya değer fotoğraflar içeriyor. Bu yazıyı artık burama gelmiş ve içime dert olan bu mevzudan bahsedip, müflis ateş karıncalarına olan nefretimi kusmak için yazıyorum. Vaktinizi harcayacak daha iyi şeyleriniz olduğuna eminim, yol yakınken dönün, kendinizi kurtarın. Devam...

Pazar sabahını Duygu ile evimize yarım saat uzaklıktaki bir bataklıkta koşarak geçirdik. Bir milli parkın içerisinde olan bu bataklığa daha önce de gitmiştik aslında. Hatta Duygu kişisi günlüğünde bu parktan ve o geziden uzun uzun bahsetmişti. Devam...

Eğer hatırlayacak olursanız bundan 5 ay evvel Nikon’un 85mm f/1.8 lensini almış, hemen akabinde hakkında bir yazı yazmış, ertesi gün kendisi ile birkaç fotoğraf çekmiş, onun ardından ise lensi -çok afedersiniz- kütürt diye kırmıştım (içimin nasıl yandığını bir ben bilirim, bir de evinde belgesel izlerken yavrusunun denize yarım metre kala bir martı tarafından avlandığına şahit olan deniz kaplumbağası bilir). Devam...

Geçen hafta, eski dost Çağlar’ı kısa bir süre önce çalışmaya başladığı Princeton Üniversitesi’nde ziyaret etmek için New Jersey’e gittim. Fakat hava bize öyle bir oyun oynadı ki anlatamam. 3 gün boyunca yağmur yağdı, seller aktı, Meren ve Çağlar da camdan baktı. Öyle böyle değil. Devam...

Çok yoğun dönemlere girip çıkıyorum son haftalarda. Her şeyi son dakikaya bırakan bir insan olduğum için mesela üç gün canımın istediği makaleleri, günlük yazılarını filan okuyup Internet alemlerinde keyif çatıyor ya da insanlara sataşıyor, sonra iki gün başka hiçbir şey ile ilgilenmemecesine bir şeylere çalışıyorum. Devam...

Değerli okur, yazı boyunca çok sinirli olacağım için şimdiden özür dilerim. Eğer moralinin bozulmasını istemiyorsan bence hemen bu sayfayı terk etmelisin. Hayat böyle üzüntülere şahit olarak geçecek kadar kıymetsiz değil. Devam...

İnsanlar New Orleans’ta Mardi Gras’yı kutlarken biz Duygu ile atlayıp Florida’nın Gainesville isimli şehrine, sevgili Meryem, Hüseyin ve Arpat kişileri ile buluşmaya gittik. O kadar iyi yapmışız ki, o kadar olur. Devam...

Haftaya benim için çok önemli olan bir sunum yapacağım. İki üniversiteden de izlenecek olan bu sunumda klinik örnekler üzerinde 16S rRNA gen verisi analizi yoluyla bakteriyel floranın tespit edilmesi ve değişik floraların soyoluş ağacı üzerindeki dağılımlarına göre birbirleri ile kıyaslanarak hastalıklarla ilişkilerinin araştırılması üzerine konuşacağım. Ayrıca önceki cümlede anlamadığınız hiçbir ayrıntı kalmamasını sağlamak da boynumun borcu olsun. Devam...

Haiti depreminin ardından medyanın bu olayı ele alışına dair o kadar çok şey birikti ki kafamda bu konudaki düşüncelerimi yazmak ve bu mevzuyu kendimce bağlamak istedim. Yazı rahatsız edici iki adet fotoğraf içeriyor, baştan uyarayım. Devam...