Referandumu Beklerken: Ne Evet Ne Hayır
28/08/2010, 00:37
Oğuz Atay’ı çok severim ben. Şu gezegenin topraklarını çiğnemiş bir numara insanlardan birisidir. Gerçek okur kitlesine öldükten sonra ulaşmış kendisi. Bir gün Necdet Yücel, Oğuz Atay’ın ölümünden neredeyse 33 yıl sonra elime “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabını tutuşturup “bunu oku” demişti. “Peki” demiş, okumuştum. Oluyor bazen öyle. Sıradan bir günde, Oğuz Atay ile tanışıveriyorsunuz.
Kurt Vonnegut’ı da çok severim ben. O da Oğuz Atay gibi birisi (ikisi de benin lûgatında baba özlemine tekabül ediyor).
Amerika’da dünyaya geldiği ve İngilizce yazdığı için Oğuz Atay gibi sessiz olmamış onun çıkışı. Hoş insanın sözlerinin o ölmeden duyulması makus kaderden midir yoksa zengin talihten midir pek bilemediğim yaşlarımdayım. Ama Vonnegut öyle. Siz mesela tutup “Kurt Vonnegut ayrı, Oğuz Atay ayrı” diyebilirsiniz. Bir kulağımdan girer, diğerinden çıkar. Ben de sizin gibiyim işte. Bazen gerçekten umursamıyorum. Keşke sizin gibi olmasam da ikimiz de farklılıklarımızla mutlu olabilsek… Mesela.
Dün gece Vonnegut’ın Slaughterhouse Five isimli romanını okuyordum. Bir yerinde şuna rastladım:
(…)
Yıllar boyunca tanıştığım insanlar bana sık sık ne üzerine çalıştığımı sordular ve ben de çoğunlukla Dresden ile ilgili bir kitap üzerine çalıştığımı söyledim.
Bir keresinde bunu film yapımcısı olan Harrison Starr’a söyeldiğimde, kaşlarını kaldırıp sordu: “bu savaş karşıtı bir kitap mı?”
“Evet”, dedim, “sanırım”.
“İnsanların savaş karşıtı kitaplar yazdıklarını duyunca onlara ne diyorum biliyor musun?”
“Bilmiyorum. Ne diyorsun Harrison Starr?”
“Diyorum ki, ‘neden bunun yerine tektonik hareket* karşıtı bir kitap yazmıyorsun?’”.Elbette kast ettiği şey savaşların her zaman olacağı, onları durdurmanın olsa olsa tektonik hareketi durdurmak kadar kolay olduğu idi. Buna ben de inanıyorum.
Hem ayrıca savaşlar buzullar gibi gelmeye devam etmeselerdi dahi, bizim yaşlı ölüm orada olmaya devam edecekti.
Bunu söylemiş olan birisinin bile ölüyor olduğunu bilmek insanın kalbini kırıyor.
Neyse.
Aslında geçtiğimiz günlerde referandum ile ilgili bir yazı yazmaya niyetli idim. Teması da kafamda hazırdı: Bilenlerin duymaya ihtiyacı olmadığı, bilmeyenlerin ise büyük olasılık saçma bulacağı şeyler söylüyor olma olasılığını boşverip referandum üzerine çok şeyler söylemek teması.
Mesela “Sevgili bu referandumun ardından rezilliğinden pek bir şey kaybetmeyecek olan militarist, seksist, azınlık hakları ve özgürlükler ucubesi olan Türkiye Cumhuriyeti anayasasının üç-beş maddesine çekilecek makyaj ile bir şeylerin gerçekten daha iyiye ya da gerçekten daha kötüye gideceğine inandığı için omuzlarına ulvi bir sorumluluğun yükünü yüklenmiş bir derviş edası ile her yerde herkese ‘işin doğrusunu’ anlatan futbol severler,” gibisinden bir giriş yapacaktım belki. Sonra dargın bir gelişme, kucaklayıcı bir sonuç da yazacaktım muthemelen. Alıntılar yapacaktım. İthamlarda, atıflarda bulunacaktım. Başınıza Noam Chomsky dede kesilecektim. Sonra yazıyı günlüğe gönderecektim. Belki bir yerlerden tıklayıp gelecektiniz. Okuyacaktınız. Okuyanlarınızın biraz kafası karışacaktı. “Şimdi bu evet mi diyor yoksa hayır mı diyor?” diyecektiniz. Bir kısmınız okumayıp sadece resimlerine bakacaktı. Onların kafası daha çok karışacaktı. Sonra anlayacaktınız.
İki kamp da hayal kırıklığında birleşecekti. Herkes hep bir ağızdan başlayacaktı anlatmaya. Mesela benim gibilerin nasıl da X ve Y’den bile bi’haber olduğunu, başıma ne geliyorsa bilmediğimden geliyor olduğunu söyleyecektiniz. Sizin çok içinde olduğunuz ve çok iyi anladığınız ülke siyasetinden benim gibilerin ne kadar uzak olduğunu, eğer şöyle şöyle olsaydı zaten en başta sizin J diyecek olduğunuzu ama şöyle değil böyle olduğu için ülkesini seven birisi için J demenin artık imkânsız olduğunu (ve elbette benim bunu göremeyecek kadar dar görüşlü olduğumu), eğer biraz daha akıllı olsa idim sizin gibi düşünebileceğimi ve bu yüzden benim için en büyük dileğinizin akıl fikir olduğunu (ve bunda çok samimi olduğunuzu çünkü beni gerçekten sevdiğinizi) söyleyecektiniz. Benim gibi -artık işinize hangisi gelirse- Atatürkçülerin / dincilerin / ulusalcıların / MHP’cilerin / AKP’cilerin / CHP’cilerin / fetocuların / apocuların / anarşistlerin / militaristlerin / statükocuların / liberallerin / bölücülerin / faşistlerin zaten hep böyle olduğunu ama olayın aslının şöyle olduğunu (ve bunun bir türlü kabullenilmek istenmediğini) anlatacaktınız. 2+2′nin 4 ediyor olduğunu (benim gibilerin ise 2′nin çok büyük değerleri ile 5 bulmaya çalışıyor olduğunu), BİZ’in ötekileştiren, haksızlık yapan değil, bilakis aslında ötekileştirilen ve haksızlığa uğrayanların ta kendisi olduğunu (ama artık halkın bunları yutmadığını), çünkü zaten eğer hatırlayacak olursak Münevver Karabulut’un kesik başının çöp tenekesinde bulunduğunu (ama bunun bazılarının işine gelmediğini), mensup olduğumuz siyasi görüş ne diyorsa doğrusunun o olduğunu (ama halkın diğer görüş tarafından kandırılmaya devam edildiğini (şunun ve onun da zaten bunun apaçık ispatı olduğunu)), başbakan dediğimiz kişinin bir keresinde attan düştüğünü, mevzi arkasında çömelmeyip ayakta duranın ise attan düşen çömeşik başbakanımız değil vasıfsız mülayim Gandi dedenin ta kendisi olduğunu, bunların boy boy gazetelerde çıktığını ama benim gibi işi tıkırında olanların bunları hep görmezden geldiğini, bak kendisine denileni dinlemediği için Sergen’e ne olduğunu, Perelman’ın parayı bir vakfa bağışlamak dururken kabul etmeyerek hata etmiş olduğunu, ve tüm bu nedenlerle bu referanduma verilmesi gereken yanınıtın -artık işinize hangisi gelirse- EVET / HAYIR oldğunu, ve bu referanduma EVET / HAYIR demek yerine bu referandumu protesto etmenin HAYIR / EVET demek yerine geçtiğini, ve EVET / HAYIR demeyen herkesin aslında bilmeden de olsa HAYIR / EVET diyor olduğunu, çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan EVET / HAYIR yanıtı bu referandumdan çıkmadığı taktirde EVET / HAYIR deme hakkını kullanmamış herkesin ONLAR ile iş birliği içerisinde sayıldığını, ve gelecek nesillerin başına geleceklerinden de ONLARIN ve BENİM GİBİ OLANLARIN sorumlu olduğunu söyleyecektiniz…
Ben bu olsun istemedim.
Dün gece Harrison Starr’a “referandum ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum” dediğimde kaşlarını kaldırıp “saçmalık karşıtı bir yazı mı olacak?” diye sordu. “Eh“, dedim, “sanırım“. “İnsanların saçmalık karşıtı yazılar yazdıklarını duyunca onlara ne diyorum biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum” dedim. “Ne diyorsun Harrison amca?“. “Bunun yerine neden ‘brown hareketi karşıtı bir yazı yazmıyorsun?‘”…
Elbette kast ettiği şey saçmalığın her daim hem de herkes için olacağı idi. Yani diyordu ki “boşver, aşikâr olanın tantanasını edip lâf-ü güzâf etme, bırak kim ne istiyorsa onu yapsın“. İçimden bir ses bu elitist-konformist bunağa kulak vermek istedi, bir diğer ses ise bağırıp çağırıp kalp kırmak filan (bu satırları yazarken o itkiyi hatırlayıp kendimden hicap duyuyorum). Acaba bütün bunların bir orta yolu bulunur muydu. Bilge Vonnegut’a döndüm. Yardım istercesine baktım yüzüne. Cevap vermedi: NE EVET NE HAYIR (büyük harfler bana ait).
Bir cenazenin kavgası, sinemalarda.
YETMEZ AMA EVET.
vs.
HAYIRDA HAYIR VAR.
Adam çirkef analojiler ile şu güzel ortamı bozuyor beyler. Bozmuyorum. Tamam. Ama bir şey var yani söylemezsem patlayacağım: Taraf olmak problemin gerçek kaynağına gözlerini kapatıp, naylon torba yerine kese kağıdı ile marketten çıkan kadının yüzündeki eşsiz gurur ifadesi gibi. Eline tutuşturulan seçim ile sorumluluk bilinci ayağına yatıp üç kuruşluk tatmin satın almak yerine markete gitmeyi reddedecksin teyzeciğim, baş parmağını işaret ve orta parmağının arasından geçirip yüzlerine yüzlerine sallayacaksın! Sallayacaksın ki herkes bilecek sende bunlarla yetinecek göz olmadığını. Kurt Vonnegut: “Meren!!!”. Teyze: “Haydaa”. Harrison Starr: “Teyze hanım, ben dedim buna, ama söz dinlemiyor (gençlik işte)”. Meren: “ağzımdan kaçtı, tek isteğim sükûnet idi :(“. Teyze: “Ama laylonlar binlerce yıl doğayı kirletiyorlar, madem sükünet bu da kayıtlara geçsin”. Feynman: “cevaplarınız içerisinde Pi’yi üç alabilirsiniz arkadaşlar”. Oğuz Atay: “ben cevap vermek istiyorum”. Kurt Vonnegut: “Herkes sussun Oğuz bir cevap verecek!!”. Oğuz Atay: “NE EVET NE HAYIR!”. Meren: “ahaha çok güzel dedin ama o cevap olmuyormuş işte”. Kurt Vonnegut: “@Oğuz, +1″. Harrison Starr: “@Oğuz dede cCc”.
Geçen yıllar bana yanılıyor olma olasılığımın haklı olduğuma inandığım oranda arttığını öğretti (eğitilemeyen, ahmak bir doğaya sahip olduğum için “geçen yıllar” epey zorlandılar). Fakat şu anda bir kısmınızın kanının nasıl kaynadığını, “abi ne diyorsun sen, bunun cevabı elbette X, var mı bunun ötesi” dediğinizi tahmin ediyorum (bu halinize sempati de duyuyorum). Bir diğer kısmınız da artık etliye sütlüye karışmak, siyaset uykusundan referandum ile uyanmak, ülkenin talihsizliklerine “bi’ dur” demek istiyor; onu da hissediyor ve anlıyorum. İşte bu yüzden (yani kötü bir insan olmadığım için) Evet ya da Hayır’da ısrarcı kardeşlerimi eli boş göndermek işime gelmiyor. Sizleri bir referandum ameliyatı daha geçirecek olan ülkem anayasasının operasyon sonrasındaki muhtemel durumunu inceleyen fotoğrafçı dostum Ufuk Kıray‘ın fotoğrafı ile uğurlamak istiyorum. Tavsiye edilen kullanım şekli şöyle: YETMEZ AMA EVET ise Evet’in üzerini, HAYIRDA HAYIR VAR ise Hayır’ın üzerini karalayarak Facebook’a, Twitter’a filan gönderebilir, çevrenize Evet ya da Hayır dedikleri durumda başımıza ne geleceğini gösterebilirsiniz. Dilerim bir cenaze üzerinden yürüttüğünüz konvansiyonel tartışmalarınızda bu çalışma size ışık tutar.
© Ufuk Kıray |
Kalabalık böyle. Azınlığın denk gelmemiş olanları için ise şunlar var (Harrison Starr: “yok deve. bırakın diyorum, laf diyorum, güzaf diyorum, el insaf lan“):
- Aydınlardan referandumu boykot çağırısı, Bianet.
- Bıktık!, Ece Temelkuran, HaberTürk.
- Evet! Boykot!, Yıldırım Türker, Radikal.
- Ne evet diyelim ne de hayır!, Ozanser Uğurlu, Radikal.
- Bu ip germe yarışında biz yokuz, Ertuğrul Kürkçü, NTVMSNBC.
***
PS: Özellikle Ece Temelkuran’ın yazısının ilk birkaç paragrafı benim de içinde olduğumu hissettiğim bir durumdan bahsediyor (sevmezdim kendisini, bu yazı özelinde sevmeye karar verdim (siz de çok zorlanırsanız beni bu yazı özelinde sevmeyip diğerleri için sevmeye devam edin (Vonnegut: “adam bildiğin yan çiziyor“. Teyze: “laylon“))).
PPS: Vonnegut’tan çevirdiğim alıntıda aslında “tektonik hareket” değil “glacier” diyordu. Glacier’ın tek Türkçe karşılığı “buzul” olarak geçiyor. Oysa buzul, glacier’ı da içine alan çok geniş bir tanım. Glacier aslında dağlardan aşağıya doğru ağır ağır fakat sürekli bir biçimde hareket etmekte olan buz nehirlerine verilen isim. İki saat bunu açıklayacağıma herkesin bir seferde anlayacağı bir şey kullanmak istedim. Tektonik hareket geldi aklıma. “Tek-to-nik Ha-re-ket En-gel-le-ne-mez” önemli bir sloganımızdır en nihayetinde.
PPPS: Ufuk Kıray’a çok teşekkürler. Hem yaratıcılığını hem de girişken kişiliğini imrenerek takip ediyorum. Fotoğrafın modeli de Hüseyin Yılmaz imiş.
Tags: akp, chp, ece temelkuran, ertuğrul kürkçü, kurt vonnegut, mhp, necdet yücel, oğuz atay, ozanser uğurlu, politika, referandum, türkiye, ufuk kıray, yıldırım türker



August 28th, 2010 at 20:17
Hey! Ben Oğuz Atayı hala keşfedemeyenlerdenim. Saygı duyduğum severek izlediğim insanlardan bu tip yazılar okuyunca keşfetmek için sabırsızlanıyorum da.
Benim umrumda olan tek şey(her ne kadar böyle söylemek biraz utanç verici olsa da, dürüst olmalıyım) SEYAHAT özgürlüğü. AKP nin, “yurtdışına çıkış özgürlüğünü genişletmeye EVET” pankartını okuyunca (içimden), evet evet evet, işte bu diyorum.
19 yaşındayım ve ilk kez oy kullanacağım. Bu yüzden eğer herşeye inanan enayi olduğumu düşünüyorsanız bunu yaşıma verip boşverin.
Ama eğer, bu referandum geçer ve bu parti bu konuda hiçbirşey yapmazsa o zaman hep birlikte “V for Vendetta” nın Turkish version una tanık olacağız.
En azından bir kere bir söz e güvenmek o kadar zararlı bir şey olmasa gerek.
Bir de oldukça uzun bir yazıydı! Çok zaman aldı, birisi özet geçse çok iyi olur zorlanan okuyucular için. :))))))))))))))))))))))))))))))9
Hoşçakalın
Sevgilerle
August 28th, 2010 at 20:32
bilader, layıkıyla türkçeleştiremeyeceğine inandığın için glacier’den vazcayıp tektonik deme cüretini göstermişsin, hala konuşuyorsun! seni politik fikir sahiplerinden önce tercümanlar parça pinçik eder, akıllı olasınmıştı! şüphesiz ki yazarın kastettiği ve glacier’den tektonik’e geçerken yiten giden anlamlar, göndermeler öbür tarafta yakana yapışır; şüphesiz ki bunlar mühimdir.
August 28th, 2010 at 21:05
Sevgili ümit, yazının özeti şu: “Nah buzul”. Yani, glacier’ın tam bir Türkçe karşılığının olmamasının gençliğimizin kanayan yarası oluşu. Sen elin Çinlisine uzaydan görünen duvar ördürt, ta orta asyalardan kop gel, İstanbul’u alıp Roma İmparatorluğunu yerle yeksan et, Viyana kapılarına kadar dayan, ondan sonra “glacier ne demek hocam?” “buzul”. Nah buzul (dönüp dolaşıp özet’e geldik bak).
Heheh, değerli riemann kardeşim, bu noktaya değindiğin için teşekkür ederim, hemen açıklayayım. Tektonik kelimesi Fransızlar tarafından bizden çalışnmış ÖZ TÜRKÇE bir kelimedir. Evet. Şanlı tarihi kendisine unutturulmuş bir milletin çocukları olduğunuz için şaşırdınız tabiğ. Hemen açıklayayım: Tektonik kelimesi litosferi oluşturan levhaların hareketi esnasında çıkan “Tek Tom Tik” seslerinden türemiş ve zamanla bu halini almıştır (aynen ‘ne yaygara şelalesi’nin zamanla Niagara Şelalesi, ‘Alp Oğlan’ın zamanla Apollon olması gibi). Lütfen.
August 28th, 2010 at 22:55
Okuma listesine ek olarak ‘ın şöyle bir yazısı varmış:
İtaat et veya yok ol, Korkut Boratav, BirGün.
Değişikliği savunanların bazı çarpıtmalarına karşı güzel analitik yanıtlar içeriyormuş. Ki değişecek maddenin şimdiki hali de popomuza benzediği için boykotu doğruluyor diye okunabiliyormuş.
August 28th, 2010 at 22:57
Yazı güzel de, handikapa gelelim; Eylemsizliği benimsemekle aslında eylemsiz kalmış olmuyor, hali hazırda çıkacak sonuç ne ise o sonucun yüzdesini arttırarak söz konusu çoğunluğun tahakkümünü pekiştirmiş ve kendilerine %X fazladan oy hediye etmiş oluyorsun.
Özetle “Serpil o tokadı yiyecek” ;)
August 28th, 2010 at 23:15
Serbülentçiğim, Serpil o tokadı yiyecek, orası bi’ kesin :)
Ama şunu hatırlatmak isterim: elbette eylemsiz kalmak değil bu, bu doğrudan eylem, ezberden bir evet ya da hayırdan da daha ciddi bir eylem. “Anayasanızın bu günkü haline de, sizin önerdiğiniz değişikliklerden sonraki haline de kafam girsin” eylemi bu. Oy verenlerin birbirlerine olan üstünlükleri bildiğin mastürbasyon malzemesi. Onu bi’ boş ver, asıl toplumun yüzde kaçı bu referandum kepazeliğinin ortaya attığı çözüm cilasına ve bu çözümün reddedildiği durumda elinde kalan piç kurusuna sırtını dönmüş, ona bak. Eğer bu toplumun %50′si bu gün bu ayak oyunlarına “hadi lan oradan” derse, hemen değil, ama belki 15 yıl sonra birilerinin “bak arkadaşım, bu işin evveliyatını, halkın göstermelik değişikliklere ne dediğini biliyoruz, bu yüzden bu anayasa çöpe gidecek, adam gibi kısa, öz, insan için bir anayasa gelecek” demeye cüreti olacak.
Ama şimdiden insanların girdiği “yaftalama” yarışı ortada. “Ben bu referandumu sallamıyorum” diyenleri evetçiler gizli hayırcılık ile, hayırcılar gizli evetçilik ile suçlayıp gruplara tanzim ediyor, sıfatlara boğuyorlar. Ama sırf ortam bu kadar kepaze diye bizlerin sesini kesmesi, “eh iyi, madem öyle Evet madem” demesi gelecek nesillere karşı sorumsuzluk bence.
Meren değilim ben bu arada. O bu tür tartışmalara girmiyor.
August 28th, 2010 at 23:39
Oğuz Atay demişken yazınız Oğuz Atay (ben sadece Tutunamayanları okudum o da yetti :), tembel bir azkitapokuyucusuyum ) kokmuş… Çocukken ve gençken bir çok şeye isyanım vardı, ve herkese kızıyordum neden doğru davranmayı bilmezler diye, gençliğimin sonlarına doğru kızdıklarıma değil okullara kızmaya başladım neden bana hayatı mükemmel gösterip yalan söylediler, hayatı öğretmediler diye… Ve ondan sonra dünyada eski bende yeni bir akım başladı; realizm… Eee tabii sonra onun da üzerine bir şeyler koyduk ama sözün özü; siz de hayatın gerçeğini benim gibi kabullenmiş gibisiniz. Son bir kaç yazınızda tektonik hareketin dayanılmaz çekiciliğini çok fazla hissettim. Neyse, BANA göre işin özü: Bu bir uygarlık (kastım tüm insanlık) ve uygarlıklar bir kaç kararla oluşmuyor, darwin prensipleri burada da işliyor, doğaya göre doğru olan seçiliyor (liberalizm, komunizm, demokrasi, otokrasi, bürokrasi, çevrecilik, dostluk, kardeşlik v.s. v.s….), ayakta kalıyor, yaşıyor taa ki zamanı dolana kadar… Bizler de bunun birer parçasıyız ister katılalım, ister büyük göz gibi yukarıdan bakalım ve görelim olan biteni… Mesele bunu bilmek mi, yoksa mesele bir şeyler yapmak mı? İşte asıl mesele… Sonra dürüstler, dolandırıcılar kadar cesur olmuyor… Bir de şu özet meselesi asıl mesele (yaff)
August 29th, 2010 at 02:59
Uzun bir süre sonra gafletimden uyanip, Meren hocami (o zamanlar hocamdiniz) hatirladim ve bu sitenin hala ayakta durmasina sevindim.
Gariptir, tesadüfler (nitekim hayat) gariptir ki, “siradan bir günde” yine uzun zaman önce unuttugum Oguz Atay’i da beraberinde hatirlamak hostu :)
Sevgilerimle hocam…
August 29th, 2010 at 03:10
O değil de Merenbey, şu “yorum” öngörüleriniz ürküttü beni. Ülke gazetelerinin web siteleri bu ihtiyacı karşılıyor diye düşünüyordum; demek talep arttı, buralara taştı… “Yorum” meselesi tehlikeli.
Son iki yazı itibariyle ülkeye (dünyaya da mı yoksa?) bakışınızda bir “kırılma” hissedildi denebilir mi acaba? Bana öyle geliyor ki insanın hoşgörü duyabildiği kişi-olay sayısı arttıkça fikriyatında bir törpülenme, bir yumuşak hatlar, yumuşak geçişler hakimiyeti baş veriyor. Takiben umutsuzluk, umarsızlık, hop gitti güzelim Merenbey. Oğuz Atay da girince işin içine, korktum inan olsun.
(Vallahi evet-hayır oyunuyla ilgili bir şey yazmadım. Bu yorumdan sayılır mı? Şanım yürür mü?)
August 29th, 2010 at 13:39
Bir diğer bakış;
http://www.guvenilir.org/2010/08/how-to-say-no-hayir-demenin-hafifligi.html
August 30th, 2010 at 00:27
mozgan, ne güzel sürpriz :) ses etmene pek sevindim. dilerim işler yolundadır oralarda (akademik bir şeyler yapıyorsan ve vaktin olursa bir mail at, merak ederim).
humuluslupulus,
:’)
tespitleriniz pek yerinde efendim, fakat bir yere gitmeye niyetim yok (son sözler). arada bir bu tip notlar düşmek iyi geliyor, sonra kaldığımız yerden devam (ne kadar kaldığımız yerden olursa artık). teşekkür ederim (ayrıca cevap veriyorum: evet, şanınız yürür).
hayalperest, ne şanslısın, Tehlikeli Oyunlar’ı ve Korkuyu Beklerken’i henüz okumamışsın ;)
sevgi, selam.
August 30th, 2010 at 00:40
Bu fotoğrafın siyahı da çok kaçmış beyazı da. Grilerin olmadığı bir tartışma bu, grilerin olmadığı her fotoğraf kadar vasat. Beyazdan siyaha bütün tonları içine almış bir fotoğraf gelene kadar yokuz. Yoksa bütün renkleri aynı hızda kirletip birinciliği beyaza vermeye devam edeceğiz…
August 31st, 2010 at 20:35
Tam
diyecektim ki, referandum hakkında yorum yapma isteğimi sıfırın altına indiren bir yazı oldu bu benim için. Yine de çok doluyum, bir şeyler yazayım:
Baktığın noktadan haklısın, sonuna kadar haklısın da, referandumla ilgili karar verme aşamasında o kadar yüksek irtifaya çıkıp o noktadan yorum yapınca elbette her şey anlamsız geliyor. Karar vermek -daha genişi ve güzeli, bir karara varmak ve vardığın kararın önemli olduğunu düşünmek- gereksizleşiyor, insan ister istemez nihilizme bağlıyor(sen bağlamıyorsan da ben bağlıyorum).
Güncel politikanın çarklarına kendini kaptırmak ve bilincini kaybetmek mi dersin bilemiyorum -bazen bana da öyle geliyor- fakat yine de “boykot” diyebilecek rahatı(?) hissedemiyorum. Çevremde sekiz yıldır adım adım gerçekleşen değişimi paranoyalarıma ve hallüsinasyonlarıma bağlarsan, antipsikotiklerin de etkisiz kaldığını söyler, ortalıkta gerçekten dolaşan birtakım hayaletlerin olduğu ihtimaline kapıyı kapatma derim. Bu referandumdan sonra bu hayaletlerin -kimliğimizden ve kişiliğimizden dolayı- adil yargılanma hakkımızı da gasp edeceğinin yüksek ihtimal olabileceğini söylerim.
Şimdi bu yazdıkların yukarıda yazdığın
konuşma metnine giriyordur bir yerlerden, bu kesin. Sanırım tek farkım o kadar da iddialı olmamam, şizofren olabileceğim iddiasını değerlendirmeye almam. Yine de göz atmaya değer bir vaka olduğumu düşünüyorum. Belki de haklı olduğum noktalar vardır.
Gereğinden fazla yazdım, üstelik de yeni bir bakış ortaya koymadım ama olsun, sağlık olsun.
September 2nd, 2010 at 18:34
Bu referanduma katılıp herhangi bir görüşü belirtmek her iki tarafın da açıklarını kendilerini semirtmek için sonuna kadar kullandıkları bir sisteme “Evet” demektir bence. Kişilerden bağımsız, halkın refahı ve mutluluğu için bir anayasa yapmadıkları sürece ben oyumu vererek bu referandumu meşrulaştırmayı reddediyorum.
Bu fikrimi söyleyince “Aaa, o 1 oy kimlere yarayacak şimdi sen vermeyince” veya “1 oy bile olsa vermelisin, fark yaratan o bir oylardır” diyenler için gelsin
http://discovermagazine.com/2004/sep/math-against-tyranny
September 4th, 2010 at 22:20
Politikadan anlamak, yakın tarihi bilmek gibi somut, dayanak gereksinimli, elle tutulur bir olgunun tartışılması esnasında bir şekilde içe sindirememekten mütevellit ortaya çıkan bu oldukça yoğunlaşmış elitist görünümlü, bir şey dememekli davranış biçimini basitçe bir kalıba koymak isteği uyanıyor nedense.
Fikrimce başka binlerce konuda “ne evet ne hayır” denilebilecekken, bu referandumda birinin “ne evet ne hayır” diyebilmesinin çok sabit iki sebebi olabilir.
Birincisi, “evet” demesi gerektiğine oldukça inanıyordur.
İkincisi; “hayır” demesi gerektiğine oldukça inanıyordur.
Fakat “evet” ya da “hayır” diyememesi, konunun kendisiyle bir bağ kurmaktan kaçınmayla sonuçlanacak şekilde şekillenmiş hayat görüşü bir şekilde bu anlamsız davranış biçimine doğru kaymasının kendisini güvenli bölgede tutacağı yanılgısını ortaya çıkarmış olabilir. Tabii niyet okuyuculuğu yaparak yola çıkacağımız hiçbir yaşamsal aktivitemiz bizi herhangi bir sonuca götüremeyecektir. Tıp bilimine güvenmek ama hiçbir geçerli neden yokken doktora güvenmemek gibi. Bunu itiraf edebilmek zihni açık bir birey olma yolunda olan biri için can acıtıcı olacağından konunun hep etrafından dolanmak daha az rahatsız edici oluyor.
Mesela ben evet demek istiyorum… Mükemmel olmasını beklemeden evet demek istiyorum..
Yola çıkmışsın yürüyeceksin, gözlüklerin kirlenmiş, duruyorsun siliyorsun, hala lekeler var, duruyor siliyorsun, tamamen temizlenmedi ve sen hala olduğun yerde saatlerce durup gözlüklerini silmeye devam ediyorsun…. 2010-1980= 30
Cehennemde yanmayı göze alabilip :) evrim teorisine şak diye “evet” diyebiliyorken, hsyk üyelerini şunlar mı seçsin? diye sorulunca “ne evet ne hayır” demek… ?
September 4th, 2010 at 23:55
“bu referandumda birinin “ne evet ne hayır” diyebilmesinin çok sabit iki sebebi olabilir.”
bzzt. otur, 0.
September 8th, 2010 at 15:19
Aslında kendi cümlelerimi kurmak istesem de, çok yorgunum, saçmalama potansiyelim yüksek. O sebepten:
Ece Temelkuran bu yazı için de sevilebilir -ki bence harika bir insandır-, neden sevilmesin ki?
September 8th, 2010 at 15:29
Benim yakınlarım 12 Eylül gecesi işkencedeydi, peki bu ağlayan adamlar neredeydi? İşte bu yüzden hayır diyorum.
September 8th, 2010 at 17:34
Her yerde Ece Temelkuran’ın “ve işte bu yüzden hayır” isimli yazısını görüyorum.
Neymiş “Hayır” diyen ile boykot edenin nedeni aynı imiş. Etrafındaki boykotçu dostları da kendi gibi ise bilemem, fakat her düşünceyi aynı naylon torba içine koyup boykotçuların tepkisini “enayi yerine koyulmayı kaldıramamak” gibi dangalak bir seviyeye indirmeye kalkışmasaymış iyiymiş. Mesela benim sebebim bu değil. İlk yazısını dikkatle okuyunca Ece Temelkuran’ın “boykot” kararının zaten baştan saçma olduğunu anladım. O en baştan “Hayır” diyeymiş daha iyiymiş. Buzz’daki bir tartışmanın altına -yazdığı ilk “ve işte bu yüzden hayır”- yazısına istinaden şunu yazmışım, buraya da aynen yapıştırayım, arşiv olsun. Yoksa Ece Temelkuran’ın çok haklı ve akıllı olduğunu ve benim gibilerin de haksız olduğunu bilmiyor değilim (şimdi birisi bunu okuyup beni ciddiye alıp ağzımın payını vermeye kalkar diye feragatnamemi de önceden şeetmiş olayım böylecek):
September 8th, 2010 at 18:38
Forum’a bağlamak serbest mi? Serbestse benim de söyleyeceklerim var, yok değilse yorumum silinebilir.
Ben ilk defa gördüm, beğendim. Fakat anlatılmak istenen hayırcılarla boykotçuların birebir aynı karakterde olduğu değil ki.(Hem MHP’nin hem de TKP’nin hayır oyu kullanacağını açıkladığı bir referandumda nasıl böyle bir kıyas yapılabilir?) Boykot eden kitleye kitlesel olarak karakter biçen biri mi var? Sanmıyorum. Fakat asıl anlatılmak istenen, boykotçu kitlenin önemli kısmını oluşturan insanlar için “hayır” tercihinin de gayet makul olduğu, olabileceği değil mi? Benzer siyasi düşüncede olan insanlar için mevcut durumda yürütülmesi gereken duruşun, yürütülmesi gereken politikanın ne olduğu.
Bu noktada da ayrımımı/ayrımcılığımı şöyle yapayım: Liberaller “Yetmez ama Evet” diyebilirler, mevcut değişikliklerle sermayeye yaratılan fazladan özgürlük alanı onlar için EVET’i gayet makul bir seçenek haline getiriyor zaten. BDP ya da adı her olursa olsun Kürt -ama sol olmayan- Siyasi Hareketi “bu oyunda oynatılmıyorum, o halde oynamam” diyebilir, boykot onlar için gayet mantıklı ve yerinde bir tercih olabilir. Benim boykot tavrı konusunda asıl eleştirdiğim insanlar, emekten yana olduğunu söyleyen, öyle olduğunu düşünen insanların bu referandumda boykot tavrını takınmaları. Emekten yana olduğunu düşünenler, evet çıkması durumunda sermayeye getirilecek hakları kendi içlerinde nasıl legalize ediyorlar ki rahatlıkla boykot edebiliyorlar oylamayı.
Emekten ve emekçiden yana değilim diyenlerle zaten konuşma başlamadan bitmiş oluyor, geriye kalanlardan da bu işin olurunun, rasyonelinin ne olduğuna dair açıklama bekleniyor.
Daha söyleyecek çok sözüm, fakat ne yazık ki az zamanım var. Bir de unutmadan;
Bir gün anlatırsanız, söz, anlamaya çalışacağım.
September 14th, 2010 at 00:14
geç farkettim ama benzer şeyleri söylemişiz http://obisp.blogspot.com/2010/09/evet-mi-hayr-m-hadi-len.html