@merenbey:
günün sonunda darılmayacaksan seni de beklerim Cem. birlikten kuvvet doğar.

Elizabeth & Michael

3/04/2010, 09:07

Geçenlerde yine bir evlilik merasimini fotoğraflıyordum. Scott gelin, nedime ve saz arkadaşlarının hazırlıkları ile ilgilenirken bana da damat, sağdıç ve saz arkadaşları düştü. Gelin ve damadın evlilik günü kiliseden önce birbirlerini görmelerinin uğursuzluk getirdiğine inanıldığı için gelin ve damat çoğunlukla ayrı ayrı yerlerde hazırlanıyorlar.

Damat giller pek leziz bir evde oturuyorlardı. Kiliseden sonraki resepsiyon için de evlerinin bahçelerini kullanmaya karar vermişlerdi. Bahçedeki çadırın açıklaması o. Amerikan bayrağının yanındaki bayrak da New Orleans’ın Amerikan Fisbal takımı olan Saints’e ait. Hatırlayacağınız gibi Saints, bu sene Amerikan Turkcell süper fisbal ligini duman ederek birincilik telini evine götürmeye hak kazanmıştı. O yüzden dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı şampiyın Saints diyor ve bu bayrakları her evde görmeyi yadırgamıyoruz.

Orada geçirdiğim süre boyunca damadın babasının bir maestro edası ile bir içeri bir dışarı çıkıp her şeyin yolunda olduğunu garanti etmeye çalışmasını izledim. Her şey gerçekten kontrolü altında idi. Ben de bir süre ne yapacağımı bilemeyip onun peşinden dolaştım.

Köpekleri de benim gibi ne yapacağını bilemiyor olacak bir süre benim peşimden dolaştı.

Bu merasimi en çok eldivenleri ile hatırlayacak olabilirim. Her merasimde nedime ve sağdıç daha önceden gelin ve damat tarafından belirlenen elbiseleri giyiyorlar. Bu sefer birileri menüye eldivenleri de eklemişti belli ki. Sağdıç ve dadaşlar sürekli bu eldivenleri takıyor, daha sonra dayanamayıp çıkarıyorlardı. Havaya, eldivensiz huzursuz, eldivenlerle ise rahatsız hissetmenin ikilemi hakimdi dostlar. Evet. Hava kurşun gibi ağır. Ben diyorum ki ona: takayım şu eldiveni layığıyla. O diyor ki bana: takarsan kül olursun, yana yana. Eh ama. Sen takmazsan … ben takmazsam … aah ah.

İlk kez bir düğün pastasının hazırlanışına şahit oldum. Bu pastaların en büyük problemi çok güzel görünüp lezzet bağlamında görüntüyü dengeleyecek kadar sofistike olmamaları. Bu bağlamda güzellik yarışmalarına katılan kızlar ile düğün pastaları arasında bir korelasyon olduğunu düşünüyorum. İkisinden de beklenmesi gereken şeylerin bir sınırı var.

Pastanın epesinde muhteşem figürler varmış meğersem. İsveçli olsaymış olurmuş kişisinin son dokunuşları esnasında fark ettim. “Yenir mi bunlar apla?” diye sorasım geldi. Sonra çok akıllı bir insan olduğum için vazgeçtim (aynı şeyi çiçekler için sormak da aklıma gelmişti, ondan da vazgeçmiştim (siz o akıllıyı kafadan 2 ile çarpın yani)).

Aşağıdaki fotoğrafta baba, elindeki listeyi kontrol ediyor. Düğün merasimleri öncesinde elinde arada bir göz atılması gereken bir kağıt ile gezen insan sayısında patlama yaşandığına inanıyorum. Kimi mikrofon kendisine geçtiği zaman ne söyleyeceğini, bir diğeri nelerin kontrol edilmesi gerektiğini okuyor elindekinden. Öyle ki ben elimde bir liste olmadığı için kendimi ziyadesiyle küçük hissediyorum mesela…  Asırlar sonra Gladyatör isimli bir Hollywood filminde oğlu tarafından boğularak öldürülecek olan sevimli ihtiyar Marcus Aurelius, bir yaverini ne zaman birileri ona iltifat ederse hemen kulağına eğilip “sen yalnızca bir insansın, yalnızca bir insan (‘you’re just a man, just a man’)” demekle görevlendirmiş. Kendisini gereğinden fazla büyük görmemesi, aslında ne olduğunu unutmaması için. 2010 yılında benim için bunun karşılığı düğün merasimleri öncesi elimde bir liste olmadan dolaşmak işte. En nihayetinde ben de sadece bir insanım. Marcus Aurelius kına yaksın.

İşte bir liste daha. Tam bu esnada bahçıvan teyze nedime ve saz arkadaşlarının elinde tutacakları çiçekleri hazırlamış, fakat bu işi yanlış evde yaptığını ise yeni fark etmişti. Çünkü kiliseden önce gelin ve arkadaşlarına ulaşması gereken çiçekler bir şekilde erkeklerin olduğu evde hazırlanmıştı. Fani şeyler işte. Bir koşuşturmaca, bir ciddiyet.

Aşağıdaki fotoğrafı çok seviyorum. Michael burada hızla yoğunlaşmakta olan kara bulutlara ihtiyatla bakıyor. Birkaç saat sonra da yağmur yağdı zaten. Kilisedeki merasim bitip de resepsiyon için eve geri döndüğümüzde resepsiyonu açık havada yapmayı düşünmek yerine masrafa girip çadır altında yapmanın ne kadar yerinde bir karar olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Evlilik merasimi için kiliseye gittiğimizde Scott halâ kızlarla beraber (çünkü onlar halâ hazırlanıyorlar ;)). Ben ise ortalığı şöyle bir kolaçan ediyorum. Bu sefer kilisenin pek bir numarası yokmuş merenbey. Evet, sormayın efendimiz. Ne zaman bir kiliseye girsem aklıma iki yıl önceki Avrupa macerasının Fransa ayağında yolumuza çıkan Avignon isimli şehirdeki 11. yüzyıldan kalma kilise geliyor (1, 2, 3, 4). Buralarda yok öyle eski şeyler. Ben eski şeyleri seviyorum. Eski güzeldir.

Bu sırada baba yine boş durmuyor ve davetiyeleri düzenliyor.

Oğlanlar ise kilisenin içerisinde kendilerine ayrılan bir odada merasim saatinin gelmesini bekliyorlar. Eldivenler yine kafaları karıştırıyor.

Sonra vakit geliyor. Damat, sağdıç, nedime, davetliler salondaki yerlerini alıyorlar. Baba, kızını yeni eşine teslim etmek için koluna giriyor.

Sonrası ise malum.

Tags: , , , ,


“Elizabeth & Michael” için 16 yorum yapılmış.

  1. Uğur Güçarslan

    kültürler ne kadar farklı olsa da niyetin asaleti vurmuş bütün fotoğraflara. babanın oğlunun düğünü için telaşı, sadıçların o eldivenlerle savaşı vs. hepsi bir ihtişamın ve sabrın göstergesi.
    bende en çok eldivenlere takıldım senin gibi. sanki bir oda orkestrası eşliğinde verilecek konserin hazırlanışı gibi. herkes ciddiyetini o eldivenlere borçlu, herkes bir sonraki aşamayı iple çekiyor. bazende sıkıntıdan o eldivenleri çekip çıkarıyor..

    fotoğraflara bakarken aklıma geldi. şu lens tanrılarının sana hediye ettiği :]  ”f/1.4″ in bir ürünü var mı bunların içinde? umudumu bu seferki yazına saklamıştım ama sanırım yine elim boş dönücem. hala merak ediyorum da kendilerinin mahaleretlerini ondan bu heyecan.. :]

    son olarak çok güzel bir yazıydı, fotoğraflarla eşdeğer..

  2. endiseliperi

    fotoğraftan anlamıyorum.  ama gelip gelip, “ne güzel fotoğraflar, çok güzel fotoğraf çekiyorsunuz,” desem,  bu fotoğraf cahilinin sözleri şu kadar olsun övünç duymanıza neden olmaz,  yaverinizin dilinin de aurelius’unkinden pek farklı, pek keskin olduğunu bildiğimden, hiç sesimi çıkarmıyorum fotoğraf konusunda.  ancak çok eğleniyorum buraya geldiğimde. yazılar yüzünden.
     
    sevgiler.
     

  3. yasamayanefsane

    meren bu “embedded wedding photographer” isine pek isinamamis sanirim. Bizde bu sayede gelecek olan yeni lenslerin yüzü suyu hürmetine mi baksak, bu kategorideki fotograflara ve yazilara? Yazi ve fotograflar bas bas bagiriyor, meren bu isi pek sevmiyor diye :(

  4. A. Murat Eren

    fotoğraflara bakarken aklıma geldi. şu lens tanrılarının sana hediye ettiği :]  ”f/1.4″ in bir ürünü var mı bunların içinde? umudumu bu seferki yazına saklamıştım ama sanırım yine elim boş dönücem. hala merak ediyorum da kendilerinin mahaleretlerini ondan bu heyecan.. :]

    Bunların içinde 85mm yok Uğur :) Buradakilerin hepsi 24-70mm f/2.8 ile. Yakında French Quarter Jazz Fest geliyor, bu sefer ciddiyetle o etkinliğe vakit ayırmaya kararlıyım. Meren başka lens yok mu bırak şu 85mm’yi artık dedirtecek noktaya getirebilirim ;)

    Sevgili endişeliperi kişisi. Ne kadar naziksiniz. Elbette ben öyle bir beklenti olmaksızın yazıyorum fakat bunları duyduğumda tazmanya canavarı gibi şöyle bir-iki tur attığımı da inkâr edemem :p

    meren bu “embedded wedding photographer” isine pek isinamamis sanirim (…) Yazi ve fotograflar bas bas bagiriyor, meren bu isi pek sevmiyor diye :(

    Belki de öyle, bilemedim. Fakat o günü anlatmak için biraz can sıkıcı bir kavram seçtiğimin farkındayım; zaten yazı fotoğraflardan sonra geliyor, seçtiğim fotoğraflara endeksli oluyor (halbuki çok keyifli fotoğraflar da var albümün tamamına bakınca). Fakat o gün, bu etkinlik ve genel olarak fotoğraf ile ilgisi olmayan sebeplerle, pek keyifli değildim açıkçası. Dolayısıyla o güne dair fotoğrafları seçerken de mutlu insanlar ve ferah fotoğraflardan seçip tarihe samimiyetsiz olmak işime gelmedi (tamamen kişisel bir karar idi). Fakat yaşamayanefsane’nin dikkati yaşamayan birisi için ziyadesiyle etkileyici, onu da söyleyeyim yani ;)

    Selamlar.

  5. Boray Biçer

    Sevgili Murat,

    Fakat o gün, bu etkinlik ve genel olarak fotoğraf ile ilgisi olmayan sebeplerle, pek keyifli değildim açıkçası.

    Fotoğrafla uğraşan insan da bir ölçüde işi ile kişisel durumunu ayırabilmelidir. Buna benzer sayısız sanatsal durum söz konusu olmakla birlikte, örneğin, yazarla kahramanı arasındaki ilişki buna benzemektedir. Dante Aleghieri’nin kişisel dünyası ile İlahi Komedya’nın Dante’si arasındaki geniş ve derin farklılıklar bize olgun bir okuma getirir.

    Elbette, bu ayrışmanın güçlü bir sanatsal çerçeve kurmaktaki avantajları göz ardı edilemez. Ben yine de yukarıdaki fotoğraflara baktığımda, keyifsiz bir ruh hali görüyor ve düğün gibi çok yoğun bir yaşam enerjisiyle dolu bir konunun böylesine karamsar işlenmesini pek kabul edemiyorum.

    “Samimiyetsizlik” ise ne fotoğrafçının ne de fotoğrafları alımlayanların karar verebilecekleri bir konudur. Fotoğraf, biz onu çekip izleyiciye sunduğumuz anda bizim olmaktan çıkmıştır çünkü.
    Selamlar..

  6. A. Murat Eren

    Fotoğrafla uğraşan insan da bir ölçüde işi ile kişisel durumunu ayırabilmelidir

    Fotoğraf benim işim değil. İşim olsaydı dahi, birilerinin “” olarak yaptıkları şeylere karşı taşımaları beklenen -ve bana son derece saçma gelen- o sorumluluklar beni ne kadar bağlardı, bilemiyorum. İnsanlara yaptıkları iş ile kişisel durumlarını ayırmalarını salık vermek son derece modernist bir anlayış; hiç bana göre değil. Neyse ki karşılığında bir şey aldığım durumlarda dahi insanların istediği şeyleri değil, yalnızca içimden gelenleri çekmeyi vaat ediyorum. Tüm çektiklerimin bir kısmını paylaşırken de durum bundan farklı değil.

    düğün gibi çok yoğun bir yaşam enerjisiyle dolu bir konunun böylesine karamsar işlenmesini pek kabul edemiyorum.

    Anlıyorum :) Fakat neyse ki insanların karşısına kabul edebilecekleri şeyler ile çıkmaya çalışmayacak kadar cesurum (cesaretin bir kısmı da aptallıktan gelir meren. biliyorum canım benim.) (Marcus Aurelius, n’aber koç?).

    Selamlar.

  7. udk

    Düğünün çukulata tatlısı anlarını Scott ve diğer elemanların fazlasıyla ölümsüzleştirdiğini iddia etmem, pek yanlış olmaz, sanırım.

    Murat’ın bu işe Scott tarafından hangi amaçla, neden, nasıl davet edildiğini bilmek, bu yazıyı ve fotoğrafları anlayabilmek için yardımcı olabilir.

    “embedded wedding photographer” bence yakışan bir etiketlendirme :).

    Bana da sürekli düğün fotoğrafları çekmem için teklifler geliyor. Ben reddediyorum.

    ” Eğer ben video veya fotoğraf çekersem, gelin-görümce arasında fırlatılan zehirli bakışları, kaynanaların huysuz atlar gibi tepişmesini, erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere “sitemlerini” ve bilumum diğer sakat anları da görüntülerim. Sonra çekimleri gördüğünüzde mutsuz olmanız imkanlar dahilinde” diyorum ısrarcı olanlara.

    Düğünlerin genellikle birer irili-ufaklı psikolojik muhabereler alanları olduğunu düşünüyorum.

    :)

  8. Boray Biçer

    Neyse ki karşılığında bir şey aldığım durumlarda dahi insanların istediği şeyleri değil, yalnızca içimden gelenleri çekmeyi vaat ediyorum.

    Sevgili Murat, bu sözlerinden sonra eleştirilerim de haksız konuma düşüyor. “Modernlik” bir kategori olarak ne zamandan beri düşünce üretimine (Foucault bana kızacak yine) ket vurur oldu? Evet, fotoğraf benim işim değil diyorsun, ancak o olmayan iş’in verimlerini sergilemekten çekinmiyorsun. Ben, birçok konunun aksine, senin genel yaklaşımın olmadığı halde konuyu açımlamak yerine kolaycı “ben böyle yaparım kardeşim, karışamazsınız” tutumunu göstermeni açıkçası yadırgadım.

    Düğünlerin genellikle birer irili-ufaklı psikolojik muhabereler alanları olduğunu düşünüyorum.

    Sevgili udk, şu zavallı “modern” hayatımızda ender mutluluk anları yaşayıp dururken;  hemen her şeyde mutsuzluk, acı, huzursuzluk ve sıkıntı görmeye çalışarak, üstelik bunu düğün gibi binlerce yılın ritüeline yaslayarak yaşama mutsuzluk katmak, bir fotoğrafçının ne kadar sorumluluk alanına girer, bir düşünmeliyiz bence.

  9. A. Murat Eren

    “Modernlik” bir kategori olarak ne zamandan beri düşünce üretimine (Foucault bana kızacak yine) ket vurur oldu?

    “Modernliğin” düşünce üretimine ket vurduğunu ima ettiğimi sanmıyorum. Zaten bahsettiğim modernlik de değil, modernizm ve onun temelindeki anlayış idi..

    Evet, fotoğraf benim işim değil diyorsun, ancak o olmayan iş’in verimlerini sergilemekten çekinmiyorsun.

    Çekinmeli miyim? Bu nasıl bir bakış açısı anlamakta güçlük çekiyorum.

    Bu arada elbette kimin ne anlam çıkaracağına müdahale etmem güç fakat resmi olarak ifade etmemiş olmayayım: katiyen “ben böyle yaparım kardeşim, karışamazsınız” tutumu sergiliyor değilim. Çünkü benim kafamda, neyi nasıl yaptığım ve yapacağım ile insanların benden beklediği şeyler birbirinden bağımsız değişkenler (aksi bir durumda da zaten belirtiyorum).

    hayatımızda ender mutluluk anları yaşayıp dururken;  hemen her şeyde mutsuzluk, acı, huzursuzluk ve sıkıntı görmeye çalışarak, üstelik bunu düğün gibi binlerce yılın ritüeline yaslayarak yaşama mutsuzluk katmak, bir fotoğrafçının ne kadar sorumluluk alanına girer, bir düşünmeliyiz bence.

    Bu paragrafın bu yazı ve fotoğraflardan ziyade udk’nın ettiği “sonra çekimleri gördüğünüzde mutsuz olmanız imkanlar dahilinde“sözü üzerine ortaya çıktığını tahmin ediyorum (ilk önce yazıdan ve fotoğraflardan yola çıkılarak ortaya atılmış bir düşünce gibi okuyup irkildim, sonra düştü jeton :))… Her halükarda şu mutluluk kadar abartılmış az şey var bu hayatta bence. Mutluluk o kadar güzel ve ender, mutsuzluk ise o kadar korkunç ve her yerde. Hayatı bir Türk filmi tadında yaşamak.

    Hayatımızda ender mutluluk anları yaşıyoruz” düşüncesini genellemekte ise biraz temkinli olmalı bence.

    Selamlar.

  10. Boray Biçer

    Evet Murat, gerçekten de hayatımızda -bu hayat neredeyse küresel anlamda bir hayattır- ender mutluluk anları yaşıyoruz. Çağdaş kapitalizmin “küçük şeylerden mutlu olma” kandırmacası dışında elde ne kalır? Bence ritüeller kalır. Doğum, düğün, ölüm üçgeninde dünyaya “fırlatılmış” modern(ist) insandan söz ediyoruz. Bu arada ben, modernlik sözcüğünü “modernizm” anlamında kullanmıştım.

    Elbette, genel geçerli beğeni ve beklentiler çerçevesinde üretmeni bekleyemeyiz. Ancak hiç kimsenin son fotoğraftaki gibi bir mutluluk tablosunu alımlayabileceğini de düşünemiyorum. İşte tam bu nedenle, bu işleri “düğün fotoğrafı” kategorisinde değil ama belki “küçük mutsuzluk anları” kategorisinde, bir bütünlük taşımaksın izlemekten yanayım. Böylece, yalnızlık, umutsuzluk ve şiddet çağrışımı yaratan yukarıdaki kimi örnekler kendini bulacaktır bence.

    Bir konsept dahilinde olmasaydı, bu blogun izleyicileri, lens vb. tartışmaları dışında, yukarıdaki fotoğrafları Meren markası çerçevesinde beğenirler miydi? Ben beğenmedim.

    udk’ye yönelik eleştirilerim ise doğrusaldı: düğündeki çatışma ve mutsuzluklara bakmaya çalışan insan, ölümüm eğlenceli taraflarına da yönelmelidir. Nachtwey böyle düşünmüyor pek, ölümün ağır sorumluluğunu hep omuzlarında hissettiğini söylüyor o nedenle.

    Farklılık yaratacağım derken, yaratıcı bakışına zeval gelmesin. Bütün dileğim bundan ibaret.

    Selamlar..

  11. A. Murat Eren

    Evet Murat, gerçekten de hayatımızda -bu hayat neredeyse küresel anlamda bir hayattır- ender mutluluk anları yaşıyoruz. Çağdaş kapitalizmin “küçük şeylerden mutlu olma” kandırmacası dışında elde ne kalır?

    İnsanların ne ile nasıl mutlu olduğunu bilmek güç. Çağdaş kapitalizmin pompaladığı mutluluk hikayelerinden bahsetmiyorum. Mesela beni mutlu eden öyle çok şey var ki. Wabi-Sabi’den bahsetmiştim daha önce. O bunlardan sadece açıklanabilecek biri… Hayatı içi mutsuzlukların baskın olduğu bir paçavra gibi gösterip, asıl içi boş olan o saçma ritüelleri bu kadar büyütmek bana pek bir anlam ifade etmiyor açıkçası. Etmek zorunda da değil elbette, o ayrı.

    Bir konsept dahilinde olmasaydı, bu blogun izleyicileri, lens vb. tartışmaları dışında, yukarıdaki fotoğrafları Meren markası çerçevesinde beğenirler miydi? Ben beğenmedim.

    Bir fotoğrafı bağlamından çıkarınca onun beğenilirliğini sürdürmesini beklemek bence doğru olmayabilir. Hadi şu fotoğrafı bağlamından çıkaralım bakalım. Tek başına bakınca, hayatında ikinci kez eline fotoğraf makinesi almış bir ortaokul öğrencisinin, babasının yanlışlıkla çektiği fotoğrafı gibi.. Benim gözümdeki değersizliği çok fazla değişmese de, fotoğrafa “Ara Güler’in Pablo Picasso portresi” gözüyle bakınca bir manâ kazanıyor. İnsanlar elbette yine de beğenmeyebilirler, bir fotoğraf serisini beğenmek için güçlü bir bağlam dahi yeterli olmayabilir .. fakat bu blogun izleyicilerinin beğenileri benim için ne kadar önemli olmalı? Üzgünüm ama beğenmeyişlerini, beğenilerini önemsediğimden daha fazla önemsemem mümkün değil. Fakat bu konuda tutarlı bir duruş ortaya koyduğumu düşünüyorum. Nasıl ki insanların beğenilerini tutturmaya çalışmıyorsam insanların beğenmeyişlerinden de çekinmiyorum. Her ikisinin de başımın üstünde yeri var. Fakat bunlar yukarıdaki gibi birer argüman haline geldiği zaman oradaki hassas terazi dengesini şaşıyor. Dilerim bunlar ukalâ ya da burnu büyük duyulmuyor ve anlatmaya çalıştığım şeyin özü karşıya ulaşıyor.

    Farklılık yaratacağım derken, yaratıcı bakışına zeval gelmesin. Bütün dileğim bundan ibaret.

    Teşekkür ederim. Bu kadar tartışmanın ardındaki güç samimiyetten başka bir şey olamaz, onun farkındayım. Fakat farklılık yaratmaya çalışmak gibi bir motivasyon yok. Başıma bir zeval gelirse aklıma eseni yaptığım için gelecek. Çocukken de bir keresinde aklıma eseni yapıp üçüncü kat balkonundan düşmüştüm. Öldürmeyen şey güçlendiriyor ;)

    Selamlar.

  12. yavuzselimk

    Son fotoğrafın flu olmasından sadece ben mi bir anlam çıkarttım acaba :p

    Elinize sağlık Meren Bey.

  13. udk

    “Son fotoğrafın flu olmasından sadece ben mi bir anlam çıkarttım acaba :p”

    Yooo, başkaları da mutlaka “çıkartmıştır”.

    Örneğin, benim çıkarımım:

    “Bindiler bi keramete, çıkarlar mı acep selamate? İlerisi de pek bi muamma!”

    Sizin ( bütün okuyanlara soruyorum) çıkarımınız nedir acep?

  14. yavuzselimk

    “anlam çıkardım” olacak tabi ya
    :/
     

  15. eloise

    nefis olmuş çektiklerin, yazdıkların murat. Fotoğrafçılıkta yaratıcılık, kompozisyon tamam da teknik zeka bambaşka. Senin fotoğraflarını izlediğimde de nedense bunu hissediyorum. Mühendis olmandan mıdır artık :) Diyeceğim o ki fotofçılığına güveniyorum ve yüksek müsadelerinizle bir soru sormak istiyorum.  dijital makinelerde bulunan histogram özelliğini nasıl kullanılıyor. Sen kullanıyor musun bu özelliği. bir de beyaz ayarını nasıl yapıyorsun. benim elimde c*n*n 450D var tam henüz tam hakim değilim makinanın özelliklerine. saygılar sevgiler selamlar efendim

  16. A. Murat Eren

    eloise, çok teşekkür ederim.

    Histogramı sormuşsun, harika bir soru. Ben çok fazla kullanıyorum histogramı ve aslına baakrsan Salih Bıçakçı’nın bir başka yazı altında sorduğu şu sorunun yanıtının yarısını da teşkil eden bir şey histogram. En basit tabiri ile dijital fotoğraf makinelerindeki histogramın, “modern pozometre” olduğunu söyleyebilirim. Nasıl kullandığımı daha detaylı anlatmayı Salih Bıçakçı’nın sorusuna yanıt vermeyi planladığım yazmaya saklayayım.

    Eğer JPG çekiyorsam her ortam değiştirdiğimde beyaz ayarını güncelliyorum. Önceden tanımlanmış presetler ile değil de doğrudan tahmini ışık sıcaklığının kelvin değerini girmek sureti ile yapıyorum bunu (sonra da hızlıca test ediyorum). İnsan zamanla alışıyor hangi ortamın ışık anlamında yaklaşık olarak ne kadar sıcak olduğuna. Ben de c*n*n (:)) makinelerin fonksiyonlarını pek bilmiyorum, fakat hem el ile kelvin değeri girmek, hem ortamdaki beyaz bir nesneden beyaz ayarı yapmak hem de presetler içinden bir tanesini seçmek gibi seçenekler sunduğuna eminim. Deneyip yanılarak makinenin en optimum kullanımını keşfetmelisin bu anlamda :)

    Selamlar.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün