Bataklığın Gözüne Bakıp “Hmm” Demek
5/04/2010, 05:21
Pazar sabahını Duygu ile evimize yarım saat uzaklıktaki bir bataklıkta koşarak geçirdik. Bir milli parkın içerisinde olan bu bataklığa daha önce de gitmiştik aslında. Hatta Duygu kişisi günlüğünde bu parktan ve o geziden uzun uzun bahsetmişti.
Bu kez, son gidişimizdeki daha meşhur ve daha timsahlı yoldan ziyade tenha bir patika seçtik. Birkaç kilometre -çamurlara bata çıka- koştuk. Bir süre sonra, gittiğiniz yoldan geri dönmek zorunda olduğunuz başka bir patikaya girdik. Böyle olunca Duygu’ya “hadi” dedim, “sen önden git, ben de arkadan yavaş yavaş geleyim“. O ise zaten bana bir 20 metre fark atmış olduğu için beni duymadı (çok kırılmıştım, ben 20 metre fark atılacak adam mıydım (meğer öyleymişim, hiç uzatmadım, bu fikre hemen alıştım)). Duygu ince patikada uzaklaştıkça aramıza dallar, yapraklar girdi. Birisi onun ayak seslerini kısarken etrafta olan bitenlerin sesini açtı. Yürümeyi de bırakarak durdum. “Hmm” dedim (yalnızken çok hmm derim ben (hayatta hmm denebilecek o kadar çok şey var ki şu anda durup onlardan birkaçını düşünerek siz de hmm diyebilirsiniz)).
Yalnız kalınca bataklığa ilk kez alıcı gözüyle baktım. Sanki birçok ortak arkadaşı olduğu halde bir şekilde baş başa kalamadığından doğru düzgün tanışma fırsatı yakalayamamış iki kişi gibiydik. Çok derinden etkilendim. Tahta platformdan, az önce ayakkabılarımı kirletiyor, koşarken her adım attığımda ayakkabıyı bırakmamak sureti ile ayağımdan çıkarmaya çalışıyor, iki dakika hareketsiz durduğumda beni yavaş yavaş içine çekiyor diye demediğimi bırakmadığım balçığın üzerine indim. Batmayan bir yer bulup oturdum (bataklıkta batmayan bir yer bulmak İsveç’te güzel olmayan bir şey bulmaya benziyor bu arada). Biraz dinlendim. Sonra kendi kendime “meğersem bataklık benim evimmiş” dedim, öyle çok sevdim (böyle konularda çok tutarsız bir insanımdır ama, daha önce dağlar, ormanlar, mağaralar için de böyle şeyler demiştim. Amma da yaptınız merenbey insanın birden fazla evi olamaz mı? Hmm, touché).
Kendi başıma otururken bir ara dakikalardır bataklığın içine baktığımı fark ettim. O anda jeton düştü. Meğersem ben bataklığa sadece koşmak değil, fotoğraf çekmek için de gitmiştim! Duygu’yu bulup ona “ben çekmek istediğim fotoğrafları çeksem ve birkaç saat geciksek dünyanın sonu gelir mi?” diye sordum (çok düşünceliyimdir, dünyanın sonunu getirecek bir şey yapmayı katiyen istemem). “Hiçbir şey olmaz, istediğin kadar çekebilirsin” dedi. Arabaya geri dönüp fotoğraf makinemi aldık. Sonra da geçtiğim yollarda beni etkileyen her şeyin tek tek fotoğrafını çektim.
İşte ben, bataklığa bakarken:
![]() |
***
French Quarter Dolaylarında isimli seriden bu yana panorama çekmiyordum. Hem canım istediğinden hem de bataklığa dair olanı diğer türlü aksetmenin mümkün olmadığını düşündüğüm için serinin tamamını panorama çekmeye karar verdim. Hayatımın çok geç bir döneminde keşfettiğim ‘gerçek bira lezzeti‘ni nasıl ki her aldığımda şimdi Bolonya’da doktora sonrası araştırma yapmakta olan Murat Gündüz’ü hatırlıyor ve birkaç yudumu ona ithaf ediyorsam, bu fotoğrafları da “bataklık” deyince aklıma gelen Arpat, Hüseyin, Meryem ve Jim Jarmush kişilerine ithaf ediyorum (Jim, lütfen fotoğraflara tıklamaktan çekinme, sevgiler, meren).
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
***
Aşağıdaki fotoğrafı ise ne zaman saçma bir şey yapsam “aa bu günlüğe yazılır ki” diyerek hatırladığım takipçilerime ithaf etmek isterim.
![]() |
Kendisi bir cottonmouth yılanı. Ben böyle geniş açı lensle arkadaşın 20 santimetreden fotoğraflarını çekmeye çalışırken bilmiyordum tabi, ama güzel yerine denk getirip de sokarsa insanı 30 saniye ile 10 dakika arasında öldürebilen bir zehri varmış bu arkadaşın. Bunlardan haberim olmasa da bana doğru ağzını açtığında bir terslik olduğu içime doğmuştu. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nin New Orleans muadilinin üçüncü sayfasında bir haber: “Günlük takipçilerine cottonmouth yılanını göstermek isteyen Türk bilim insanı yılanın Allah yarattı demeyip ağzını yüzünü sokması neticesinde hayata gözlerini yumdu. Acılı eş gazetecilere ‘bari Darwin ödüllerine aday gösterilse, çok severdi rahmetli’ dedi. Sonraki haber: Meren’in ölümünden sonra ortaya çıkan bikinili fotoğrafları sevenlerini hayal kırıklığına uğrattı“.
Tags: 20mm f/2.8, bataklık, dışarısı, gezi, meren, new orleans, panorama, sağlık/spor














April 5th, 2010 at 09:23
Sondan başlayayım;
şimdi bunu düşününce Türk medyasının okuyucusunu nasıl etkileyebildiğini gözler önüne sermesi konusunda çeşitli fikirlere büründüm :] oysa ki Meren orada biliğm dünyası için yeni canlı türleri ortaya çıkarmak için gitmişti! Sadece o yılanın zehirli olduğunu bilecek kadar tecrübeli değildi :] Her şey bilim içindi ve bilim için yapılan her şey mübahtı..
Fotoğraflara gelince panaroma konusunda da ne kadar başarılı olduğunu göstermiş bir çalışma. Evinin yakınında böyle bataklıklar olması insana ne kadar şanslı olduğunu hissettiriyor galiba :] En çok 11 numaralı fotoğrafı beğendim. Tam anlamıyla bataklığı yansıtan cinsten..
Son söze gelince; eğer böyle bir yılan görürsek 1o metreden fazla yaklaşmamayı öğrenmiş olduk :] eline, emeğine sağlık..
April 5th, 2010 at 09:51
panoramik fotograflaz pek leziz olmuslar Merenbey:)blavo
April 5th, 2010 at 10:05
Süper bir yazı ve leziz fotoğraflar. nedense bana filmlerdeki Vodoo sahnelerini hatırlattılar. gözlerim baron samedi’yi arar oldu bir ara, ürperdim. bu arada nedendir bilmiyorum ancak büyük harf n (N) yazmaya çalışınca bir uyarı çıkıyor (we don’t know what we have: diye) haydi hayırlısı. böle biş şey var gibi script gibi değil gibi, bilemedim. Elinize sağlık, ben en çok yansımayı ve 12. fotoğrafı beğendim. Selamlar.
April 5th, 2010 at 17:01
.. ve burası evinizden yarım saat uzaklıkta.. hmm…
April 5th, 2010 at 18:28
:) Harika!
April 5th, 2010 at 21:24
3 numaralı da güzel. ben hemen bu batakalıklarda kim bilir kaç ceset vardır, diye düşündüm. fotoğraf aşkına yılana o kadar yaklaşmanız nedeniyle korkuyla karışık saygı duydum size. yazıları okurken de her zaman ki gibi çok eğlendim. teşekkürler.
sevgiler.
April 5th, 2010 at 23:11
Sondan başlarsam, cottonmouth Kill Bill’de vardı sanırım. Çok tehlikeli olduğunu okumuştum. Fotoğrafların tadı ve yeşil’in rengi çok tahrik edici..Meren teknik bir soru sormak istiyorum. Fotoğraflarında ışık düzeyleri çok iyi dağılmış durumda olduğunu görüyorum. Önce acaba makina’nın ölçümünden kaynaklandığını düşündüm. Sonra makina’da senin kişiselleştirdiğin bir ayarlama olduğunu düşünmeye başladım. Merakım sabrımı geçti ve şimdi soruyorum. Bu renk tonların ve ışığın doğallığının sırrı nedir?
April 6th, 2010 at 02:53
Merhabalar,
Yorumlar için teşekkürler öncelikle :) (Aziz beyciğim, size neden öyle yaptığını anlayamadım, denedim, fakat hatayı tekrar edemedim).
Buna buradan yanıt vermek yerine bu konuda ilk fırsatta bir yazı yazmaya söz vereyim :) Son zamanlarda bu konuda çok fazla sorulur oldu, ben de kendimi bu konuda yazmaya hazır hissediyorum. Kafamı toplayıp yazacağım, söz ;)
Selam, sevgi.
April 6th, 2010 at 12:03
yazı fotoğraflardan daha güzel olmuş..
April 6th, 2010 at 13:54
Sanırım hata benim tarafımda bir şeylerden kaynaklanıyor, bende daha sonra tekrarlayamadım IE de oluyor ancak Firefox’ta olmuyor. Bu arada yazıyı da dört gözle beklemedeyim. Selam ve Saygılarımla,
April 6th, 2010 at 17:22
Bence o güzelim modelleri böyle bir pisliğin içine soksan (duygusal ilişkiye girdiğin bataklığa pislik dediğim için affola) var ya ne kontrast olur, ne hoş şeyler çıkar dedim ortamı görünce. Kim kabul eder orası ayrı konu tabi. Bir an parlak bir fikirmiş gibi geldi. Tonlar müthiş gerçekten. Dört gözle teknik içerikli yazı bekliyorum.
April 6th, 2010 at 20:12
Teknik içerikli bir yazı olmayacak pek. Şimdiden söyleyeyim de sonra “yaza yaza bunu mu yazdın meren” diye kızmayın :)
April 11th, 2010 at 23:51
[...] Bıçakçı‘nın önceki yazılardan birisine yazdığı yorumda sorduğu “bu renk tonlarının ve ışığın doğallığının sırrı nedir?” sorusunun ikinci [...]
August 1st, 2010 at 18:00
fotograflar açılmayınca çok üzülüyorum.
August 1st, 2010 at 18:12
Sorma Canan :(