Fotoğraf Dünyasından Subjektif Haberler, I
22/02/2010, 03:34
Çok sevgili dostlar ile buluştuğumuz, “sabahlara kadar oturup sohbet etmek, sonra üç-beş saat uyuyup uyanınca sohbete aynen devam etmek” mefhumunun ne genç yaşlara ne de Türkiye’ye özgü olmadığını şaşırarak yeniden öğrendiğimiz Florida gezisinden döndük.
Arpat, Meryem ve Hüseyin’i bırakıp buralara geri dönme fikri bana ne kadar zor geldiyse artık, döndüğümde fotoğraf çantamı içindeki tüm ekipman ile beraber orada unuttuğumu fark ettim. Bilinçaltımın bana oynadığı bu oyun neticesinde orada çektiğim fotoğrafları yayınlayamayacağım için, yokluğumda biriken ve iki gündür aralıklarla okuduğum şeyler arasından aklımda kalanlara dair bir şeyler yazmak geldi içimden (sırf siz Pazartesi sabahı iş-güç ile uğraşmayın diye).
Hatta bunu belki bir alışkanlık haline getirir, arada bir kısa kısa fotoğraf dünyasının benim tanıklık ettiğim kısmından subjektif haberler veririm.
***
WorldPress Photo her yıl düzenlediği Yılın Fotoğrafları ödüllerinin 53′üncüsü de açıklanmış. Sonuçlara göre yılın fotoğrafı ödülü İtalyan fotoğrafçı Pietro Masturzo’ya ait. Fotoğrafta 2009 yılında İran’daki seçimler ardından gerçekleşen gösteriler esnasında Tahran’da bir çatıdan bağırmakta olan birkaç protestocu görünüyor.
© Pietro Masturzo |
Gidip tüm fotoğraflara tek tek bakmanızı, altlarında yazanları okumanızı salık veriyorum (bunu mu koysam yoksa Masturzo’nun fotoğrafını mı diye fena halde arada kaldığım bir fotoğraf vardı, hangisi olduğumu söylemiyorum ki gidin bakın (meğersem yine afacanlığım üstümdeymiş)).
***
İranlı bir fotoğrafçı olan Rena Effendi’nin “Tahran’da Gençler” isimli çalışmasına denk geldim. El ele tutuşanların sopalandığı, sokakta sigara içen kadınların hapse atıldığı İran’da nüfusun yüzde 40′ına tekabül eden 15-30 yaş arası genç kesimin “eğlenceyi regüle eden” bir toplum içerisinde, “umudu kontrol eden” bir yerde nasıl eğlenip sevdiklerini fotoğraflayarak İran hakkında bilinen onca şeyin yanında nispeten az bilinen bir şeye, gençlerin davranışlarına tanıklık etmiş (sağ olsun, genç kesimi 15-30 yaş arasına sığdırarak artık genç olmadığımızı bir kez daha hatırlatmış aynı zamanda :( Efendilik bu değil, kendisine laflar hazırladım).
![]() |
***
İlgi ve saygı ile okuduğum bir diğer photo-essay ise bir Washington Post muhabiri olan Andrea Bruce’tan. Olay Türkiye’de geçiyor. Aktörler ise İran’dan Türkiye’ye sığınmış olan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından sığınmacı olarak kabul edilerek Isparta’ya yerleştirilmiş olan eşcinseller ve muhalifler.
© Andrea Bruce |
Bir azınlık ne kadar küçük ise insan hakları ihlallerinden o kadar çok etkileniyor bence. Hatta bir ülkenin sınırları içerisindeki en küçük azınlığa karşı hem devlet politikası hem de sosyal eğilim bağlamında izlediği tutum ile o ülkenin aydınlığı arasında doğru bir orantı olabileceğine inanıyorum.
(Dikkat ederseniz Andrea’nın ta Amerikalardan gelip böyle bir hikayeyi fotoğraflamış olmasından yola çıkarak kimseyi iğnelemiyorum (Galadriel’in yüzüğü geri çevirmesi gibi, sanırım Effendi haklı ve ben yaşlanıyorum ya da git gide effendi bir insan oluyorum (iki türlüsü de çok fena))).
***
Aperture Foundation, çağdaş fotoğrafın nabzını tuttuğu ve yeni nesil fotoğrafçıların çalışmalarını daha geniş kitlelere ulaştırdığı yarışmasının sonuçlarını açıklamış. Portfolyo ödülünü Moskova’da kırsal ve kentsel yaşamın sınırlarında çektiği fotoğraflar ile Alexander Gronsky almış. Editöryel yorumlar harika gerçekten, fotoğraf değerlendirmelerini okumak çok keyifli (bizim, fotoğrafı ya ortaya bir ‘teknik salatası’ yapıp fotoğrafçının hatalarını kendilerini komik duruma düşürme pahasına bir bir yüzüne vurmaya çalışan ya da kimseyi ilgilendirmeyen duygusal detaylara girmek sureti ile fotoğrafçının motivasyonunu hiçe sayarak bağlamın dışından martavallar okuyan eleştirmenlerimiz okumak isteyebilirler belki (hay aksi, efendilik filan diyorduk, hikaye oldu (neyse, çalışmalarımız sürüyor))).
***
Son fotoğraf ise The New York Times muhabiri olan Rina Castelnuovo’nun şans eseri çektiği çok çarpıcı bir fotoğraf. Kendisinin bu fotoğrafla ilgili bir röportajına denk geldim. Olay anını şöyle anlatmış:
Sokaklar boştu. Purim‘i kutlamakta olan Yahudi yerleşimcileri fotoğraflamak için durdum. Bir şişe şarabı döndürüyor, kadehlerini tokuşturarak kutlama yapıyorlardı. Filistinli bir kadının kapalı dükkanlar boyunca yürüdüğü çarptı gözüme. Bir grup yerleşimci sokağın ortasından aksi istikamete doğru yürüyordu. Yahudi yerleşimcilerden birisi durup kadına doğru yaklaştığında gayri ihtiyari bir şekilde fotoğraf makinemi doğrulttum.
Kadın bağırmadı ya da durmadı. Adımlarını sıklaştırdı ve ilerideki köşeyi dönerek yok oldu. Sinirli ve üzgündüm — sanki şarap bana atılmıştı.
© Rina Castelnuovo |
Çok çarpıcı bir fotoğraf. Şarabın bir kırbaç gibi şekil alması ise çok ironik.
Fakat bu hikayeyi okuyup bu fotoğrafa baktığınız zaman Yahudilere saydırmaya başlamak yerine lütfen durun ve düşünün. Bu tip haksızlıkların aslında ne kadar yaygın olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Dediğim gibi kuru ve işe yaramaz bir sinire yenik düşüp Yahudilere saydırmaya başlamayın ve düşünün; belki bu sayede bu fotoğraf da, fotoğraftaki kadın da, ona şarabı atan delikanlı da menkıbelerini yerine getirmiş olurlar…
***
PS: Verdiğim bağlantıların neredeyse tümü tam olarak anlaşılmak için İngilizce bilgisi gerektiriyor. Bundan ötürü çok üzgünüm :(
Tags: haber değeri




February 22nd, 2010 at 05:25
Sevgili Murat,
Ben Isparta’da doğdum, büyüdüm, okudum ve uzun yıllardır bu küçük taşra şehrinde çalışıyorum. Isparta, yapısı gereği, uluslararası sığınmacıların uyum sağlama süreci yaşadıkları bir şehir olarak belirlenmiş. Bu nedenle, dünyanın çeşitli ülkelerinden her tür politik/apolitik sığınmacıyı Isparta’da görmek mümkündür. Bu durum elbette fotoğrafçılara önemli bir kaynak oluşturuyor. “Ne orada ne burada kabul gören” sığınmacıların eğreti ve hüzünlü, birer kapalı kutu gibi duran hayatlarını fotoğrafın evrensel diliyle ifade etmek; bu inanılması güç insan hikayelerinden projeler çıkarmak, neredeyse bütün fotoğrafçıların çekim alanına giriyor.
Ben bu coğrafyanın insanını, mekanlarını, yaşama kültürünü yakından tanıyorum. Bu tanıdık hayat evreni, ortaya koymak istediğim projelerde ne yazık ki bana pek avantaj sağlamıyor. Buranın insanı olmak, sesini dünyaya duyurmak, bu anlamda sığınmacılığın anonim sesini gelişmiş ülkelerin bilincine yaymak isteyen sığınmacılar için pek bir şey ifade etmiyor. Elbette, bir sığınmacı için, gelişmiş dünyaya sesini duyurma çabası, en doğal haktır. Bu nedenle, örneğin Andrea Bruce, Isparta’da, fotoğrafçı kimliğinden çok, Washington Post muhabiri olarak varolmaktadır. Oradan gelip buradakinin sesi olmak, sığınmacı hikayeleri açısından çok anlamlıdır.
Kolaylıklar dilerim.
February 22nd, 2010 at 05:51
Bu bilgiler için çok teşekkür ederim Boray.
Isparta’nın sığınmacılar için hususi olarak seçildiğini bilmiyordum. Zira Burdur, Edirne ve İzmir’de de sığınmacılar için tanzim edilmiş yerleşim alanları olduğunu anımsadığımdan bunun rasgele bir şekilde belirlendiğini sanıyordum.
“Oralı” olmanın bir dezavantaj da olabileceğini dile getirdiğin için ise ayrıca teşekkür ederim. Mevzuya bu açıdan bakmak benim aklıma gelmemişti, fakat şu anda söylediğin şey çok mantıklı duyuluyor.
Selamlar.
February 22nd, 2010 at 10:51
Meren harikasin..iyi ki paylastin tum bunlari, gorgum kulturum bir tik daha artti.
February 22nd, 2010 at 12:18
Bu güzel yazı için teşekkürler.
Son kare sokakta her zaman hazırlıklı olmak gerektiğini bir kez daha gösterdi.
Okan’a da sorup duruyorum, hatta çekerken onu izliyorum. Fotoğrafı çektikten sonra insanlar çoğu zaman tepki gösteriyorlar. Okan bunun için yöntem geliştirmiş ki genelde etkili olmakta. Mesela bu fotoğrafı çektikten sonra fotoğrafçı ne yaptı, bu genç fotoğrafçıya tepki gösterdi mi, çok merak ettim.
Sokak fotoğrafçılığı gerçekten de zor bir iş. Cumartesi E-P1+17/2.8 ile yapayım dedim de insanların dibine girmek zorunda olmak işleri baya zorlaştırdı ve adam gibi birşey çıkmadı :) Sokak çekenleri uzaktan uzaktan izleyebilmeyi isterdim doğrusu…
February 22nd, 2010 at 13:57
postadaki fotoğraflar müthiş. linktekiler de öyle. tarihe not gibi hepsi.
February 22nd, 2010 at 23:59
Eline sağlık Meren. Fotoğraf çantana bir an önce kavuşman dileği ile =).
February 23rd, 2010 at 00:46
Konuyla alakası belki direk olarak yok ama birinci olan fotoğraf kafamdaki bir sorunun güzel bir örneğini teşkil ettiğinden yazmak istedim. Soru şu: “Tek başına bakıldığında anlam yükleyemeyeceğimiz ancak açıklamasıyla beraber bakılınca değer kazanan bir fotoğraf gerçekte ne kadar değerlidir” Yani fotoğrafın başarısı aslında ‘ağırlıklı olarak’ o kadrajdaki görüntünün izleyene aktarabildiği duygu ya da bilgi değil midir? Sen kadraja ne sığdırabiliyorsan o değil midir? Sığdıramıyorsan fotoğrafın ne manası vardır? (Ödül alan bir fotoğraf için konuşuyorum)Aslında açıklama, ve kadrajın yeterliliğinin hangi ağırlıklarda olması gerektiği, -ya da başka şekilde ifade etmeye çalışayım- açıklamanın fotoğrafı birebir anlatmakta değil görsel işlevini destekleyici yönde olması gerektiği, sözünü etmeye çalıştığım :)
Bir soru daha sorup son vereyim; burada ödül fotoğrafa mı, orada bulunma başarısına mı veriliyor?
Umarım anlatabilmişimdir. Anlatım konusunu benden daha iyi başaran Meren belkki bir gün bu konuda bir post yazar diye de umut ediyorum. (bir de zaten yazmıştım diyerek beni utandırmamasını umut ediyorum)
Selamlar.
February 23rd, 2010 at 01:55
Güzel sorular sormuşsun Fatih (ettiğin iltifat da gözümden kaçmadı, kanunların çizdiği sınırlardan ötürü günlükte hediye kabul edemediğimiz için hemen iade ediyorum :p). Sorduğun sorulara kimsenin net bir yanıt verebileceğini sanmıyorum bu arada (net yanıt verdiğini düşünenlerin ise haklı olabileceklerini zannetmiyorum). Yine de bu konuda bazı fikirlerim var.
Gerçekte bir elmas ne kadar değerlidir? Aynı moleküllerin farklı şekilde dizilmesi ile oluşmuş olan kömürün elmastan daha değersiz olduğunu kim, nasıl, hangi bağlamda ispatlayabilir?
Aynı elmas parçasının, Kongo’da neredeyse zorla çalıştırıldığı madende bulan işçi için ne kadar değerli olduğu ile onu parmağına bir yüzük üzerinde takan Amerikalı bir ev kadını için ne kadar değerli olduğu arasındaki fark nereye gider?
“Değer” dediğimiz ölçüt tamamen subjektif, tamamen öznel, tamamen bağlam bağımlı bu yüzden de bir şeyin ne kadar değerli olduğu çok dinamik bir şey. Buna kimsenin itirazı olmaz herhalde :) Dolayısıyla bence bir şeyin “gerçekte” ne kadar değerli olduğunu sorgulamak pek doğru değil, çünkü gerçek dediğimiz şey ile eğer bir şeyin tamamen objektif bir şekilde değerlendirildiği durumu kastediyorsak, öyle bir gerçeklik olmadığını hemencecik söyleyebiliriz bence…
Açıklama ve kadrajın hangi ağırlıklarda olması gerektiğine dair bir tartışmayı bence “bir kadının güzelliği ve zekasının hangi ağırlıklarda olması gerektiği” tartışmasına benzetebiliriz (ya da “bir erkeğin yakışıklılığı ve zekasının hangi ağırlıklarda olması gerektiği” de olabilir, feministler “seksist” diye işaretlemesin şimdi beni ;)). Bir kadın vardır, ilk bakışta güzelliği ile baş döndürür, mesela o kadının yanında göze çarpmayan bir tanesi vardır, ağzını açtığı zaman ise o insanın aklını başından alır. Burada hangi kadının değerli olduğundan ya da dengenin güzellik ve zekanın hangi oranında maksimuma çıkacağından bahsedilebilir mi? (elbette bahsedilebilir, sabaha kadar bahsedebiliriz, fakat genel geçer bir sonuç çıkarmak mümkün olabilir mi?)
Fotoğraflar da böyle bence. Kendi rüşdünü zaman içerisinde ispatlamış insanlara “bir araya gelin, ödül verin” diyoruz. Ödülleri ister güzelliğe, ister zekâya, kimi zaman da ikisinin karşı konulmaz bir birlikteliğine binaen veriveriyorlar, ses etmiyoruz. Mevzu bundan ibaret. Ödül dediğimiz şey aslında küçücük bir şey; hasbelkader jüri içerisinde yer almış kişinin nasıl kadınlardan/erkeklerden hoşlandığı kadar önemli en fazla ve bizi ancak bu kadar ilgilendiriyor. İşaret ettiği kadını/erkeği şöyle bir süzmek hepimiz için keyifli osla da bu seçim diğer kadın ve erkeklerin *gerçek* değerleri hakkında hiçbir geçerli yargı ihtiva etmiyor ;) Bu yüzden ödülleri abartmamak, gerçek değeri tarif etmekle uğraşmamak gerekli bence.
Bu bence çok güzel bir soru. Bana kalırsa ödül orada bulunmaya ve bu kareyi görecek bir dünya görüşüne sahip olmayı başarmış olmaya veriliyor. Yoksa orada onlarca fotoğrafçı vardı, çatılardan çekilmiş onlarca sokak fotoğrafı gördük, fakat insanların sokaklara inmeye korkmalarına rağmen çatılardan bağırıp çağırmaları birisinin dikkatini çekmiş sadece.
Benim 2 kuruşluk görüşlerim böyle..
Selamlar.
February 23rd, 2010 at 09:52
İran’da bir dönem iş için yaşayan bir arkadaşım var onun tanık olduğu ve bana anlattığı birşey vardı. Bir cadde boyunca gençler araba ile yavaş gidiyor hatta belirli bölgelerde duruyor. Camdan cama telefon numarası alınıyor ve daha sonra evlerde buluşup sevişiyorlar demişti.
Tabi ben değil bir arkadaşımın sorunu var doktor bey gibi anlattım olayı farkındayım :)) ama bu anlattığı şeyin fotoğrafını da bizzat bu Effendi kardeşin serisinde gördüm.
February 24th, 2010 at 14:08
Sevgili Murat, yazdıklarının çoğuna katılıyorum. Bir taraftan da bazen (doğru tarif edebilecek miyim) beğeni kriterlerinin bu kadar ucu açık olmasının taraftarı olmaya açıkçası ‘gönlüm razı olmuyor’. Sonuçta konu sanat olunca her şeyin cevabını vermek çok kolay olmasa da genel geçer kriterler ister istemez hepimizi(farkında olalım ya da olmayalım) etkiliyor. Belki bir çerçeveye oturtma ihtiyacı, belki de insanın kendisinin sözkonusu olan sanat dalına nereden ve nasıl baktığının bir cevap arayışı olabilir bu. Şunu da söylemek lazım ki; sonuçta birinci olan fotoğrafı görebiliyoruz ama elenenleri göremiyoruz. Bir değerlendirmeye giren tüm ürünleri karşımıza alıp bu şekilde tartışılması daha sağlıklı olacaktır (bu da bir kriter mesela). Bunu da bizim yerimize jüri dediğimiz oluşum yapıyor ve senin de üzerinde durduğun gibi jüri denen oluşumu, objektif bakış açısını kusursuz aktarabilen bir oluşum olarak görmek doğru değil. İşte zaten bu yüzden tartışmaya mahal verebiliyor. Bir taraftan da güzel olan bir şey bu. ‘Hatta güzelliği buradan geliyor belki de’ diyebiliriz tamam. Ama bu beyin jimnastiği yapmanın faydasız olacağı anlamına da gelmemekte aynı zamanda.
Bir de şunu söylemek isterim. Fotoğraf sanat mıdır değilmidir? tartışmalarının beslendiği en önemli unsur, fotoğrafın biçimsel ve yöntem olarak üretilmesi şekli. Bu yönden sanat olup olmamasıyla değil, nasıl değerlendirilmesi gerektiğiyle ilgili kafa yormak daha faydalı olacaktır. Yukarıda konuştuğumuz konunun bu paragrafta yazdığım şeyle doğrudan ilgisi olduğu kanaatindeiym. Resim sanatıyla karşılaştırılan (aslında taş oymacılığına daha yakın görüyorum ben :) fotoğrafın, nasıl değerlendirilmesi gerektiği gerçekten çok önemli bir konu. Yani en azından yanlış değerlendirmelere ve yönlendirmelere karşı çok fazla savunmasız bir dal. Bu durumu ve sonuçlarını kastettiğin yazılarını okumuştum (fotokritik fotoğrafçısının fotoğraf sanrısı, ya da A.G ve G.Ç. hakkında…–senden örnek vereyim ki anlatmayı becerememişsem faydası olsun)… Kafa karışıklılığının fotoğrafı zor ve özel yapan bütün bu tanımlamalardan kaynaklandığını düşünüyorum.
Öyle dünyadaki bütün fotoğrafçıları harfiyen takip eden, bu konu hakkında çook okumuş-tartışmış biri değilim (belli oluyordur belki zaten:). Hiçbir bakış açısının insanda sonsuza kadar kalacağının da garantisi olduğuna inanmıyorum. Öylesine düşüncelerimi paylaştım işte.
Selamlar tekrar.
Selamlar.
February 26th, 2010 at 15:06
Konuya dair ben de yazmak istiyorum.
İlk fotoğraf ışığında biraz düşünüp Fatih Bey’in yazdıklarını kafamda evirip çevirdim. Fotoğrafın gösterdiği imgeler dışında bir anlatıyla desteklendiği durumlarda değerlenmesi veya değerinin azalması ikircikli bir konu.
Foto-belgesel bir bakışla anlatının, fotoğrafın gösterdiği şeyin içeriğinin önemi; belgelediği gerçeklikle sıkı sıkıya bağıntılı. Yani Capa, İspanya İç Savaşı’nda düşen bir direnişçiyi değil de Franco askerini çekmiş olsa fotoğraf nasıl bir yerde olurdu zihnimizde merak ediyorum. Nihayetinde o günlerde bile insanlığın kollektif bilincinde haklı olan tarafın mağdur ama mağrur duruşuna bir kahramanlık anıtı gibi dikilmiş bir imge söz konusu.
Yukarıdaki İran’da bir çatıdaki kadınları bizlere gösteren fotoğrafa geldiğimizde ise, fotoğraf çeken biri olarak bana çok şey anlatan bir imgeyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.
Gece hayatının olmadığı, bireyselliğin tasvip edilmediği, baskının kol gezdiği bir ülkede İran. Belki gün boyu l bir direnişin akşamıdır. Belki ara sokaklara dağı(tı)lmış göstericilerin peşinde koşmuştur fotoğrafçı gün boyu. Muhtemelen gecenin sessizliğine gömülecek, özgürlüğü kapalı kapılar ardında gizli saklı tatmaya başlayacak insanların kentinde sokakta fotoğrafçı olarak imge peşinde koşmaktan vazgeçip sokakta değilde bir binada (otelde) veya bir çatıda olmayı, kendiyle baş başa kalmayı seçmiştir.
Bunlar varsayım. Ama hiçbir tercihin tek başına iyi veya kötü olmadığını, ince ve çarpıcı anlatının her an karşınızda belirebileceğini, gözlerini ve zihnini açık tutan biri için hayatın her daim fotoğrafçının imgeleminde yara açacak denli güçlü imgeleri taşıyabileceğini, bir fotoğrafçı olarak görüyorsan kendini yaşamın durduğu yerde hikayenin devam edebileceğini, sessiz çığlıkları sunmanın bazen sessiz ve alternatifsiz pozisyonlar alarak anlatı kurmayı gerektirebildiğini öğretti bana.
February 26th, 2010 at 19:43
Okan,
Çok doğru bir noktaya işaret etmişsin gerçekten.
March 4th, 2010 at 08:57
[...] Fotoğraf Dünyasından Subjektif Haberler, I [...]
March 5th, 2010 at 13:49
Şöyle bir olay gerçekleşti, paylaşayım dedim:
http://www.ntvmsnbc.com/id/25065569/
March 5th, 2010 at 18:06
“200 kilo verdi, hâlâ iş bulamadı”… Bunu mu haber vermek istedin, E? Neden?